30 Aralık 2008 Salı

Hoşgelmişsin

Valla çok bir isteğim yok yeni yılla ilgili. Bu yılımı sevdim ben. Umarım "2008 güzeldi çok, 2009 onu aratmadı dedirtir heppimize..." :)

Sevgiler arkadaşlar...:)

28 Aralık 2008 Pazar

Uçarım, kaçarım, konarım

Yabancı dizilerde son moda malum; uçanlı kaçanlı diziler. Ben öyle diyorum onlara.:) Özel yetenekleri olanlar, tuhif adalara düşenler, uçmayı hala akıledemeyen tıfıl Süpermen, ghostların peşine düşenler, ha bi de filmini sevdiğim ama şimdilerde modası geçmiş bir ulusalcı ;) olarak gıcık olduğum Sarah Conor'lar filan...:) (Malum dizideki bilgisayarın adı Turk imiş.)

Hele bu yetenek meselesi nasıl abartılı. İnsan kendini -çok pardon- kabız misali sıkıp istediği zamana-mekana ışınlanan tipleri gördükçe dolmuş beklemekten haz alıyor. Ha haaa...Şimdi aklıma geldi, anlatayım:
Kardeşimle, çok sakin bir arkadaşı arabada oturmaktadırlar. Bir iki uçak geçer. Sonra bi tane daha. Arkadaşı havaya bakıp bakıp şöyle der:
-Abi bu ne ya? Bi havada bu kadar mı uçak olur?
:)))

Ha işte al misal Hereos'u. Kafanı kime çevirsen yetenek. Sigarasını parmak ucundan çıkan alevle yakan mı istersin, karşısındakinin düşüncelerini okuyan, uçan, görünmeyen, ışınlanan...aklına ne çeşit gelirse.
Holivud sana sesleniyorum, bi dizide bu kadar yetenek fazla. Bir müddet sonra sıkıcı oluyor. Tiyo vereyim, Seinfeld'i filan bundan dolayı seviyorduk biz. Hiç bir şey hakkındaydı ya hani. Cramer'ın evden içeri dalışını şu sümsük kahramanların toplamına değişmem ben.:)
Neyse, bu hızla Gazman'a filan gelmeden konuyu kapatayım.:)))

Aaaaaaa...Ama...
Şimdi mümkün olsa hani böyle bi yetenek, ne isterdiniz ki? Yani nasıl bişey alırdınız?
Ben kendiminkini düşüneyim, sonra yorum ederim...:)

24 Aralık 2008 Çarşamba

blogcum

TRT 2 dinliyorum.
Sabah...
Çay demlemişim.

Şarkılar çalıyor.
Yumuşacık pop şarkılar.

Beni geçmişe götürüyor...
Arada bağıran ve kendini bizi neşelendirmek için yoran sunucu sesleri de yok.

Ben düşünmekteyim...

21 Aralık 2008 Pazar

Zorla hatırlatılanlar

Rahmetli Babacığımın 4 kardeşi vardı. 3 kızkardeş ve bir abi...En küçükleri babam...Ama babaannem en çok amcamı severdi...
Dedelerimin ikisi de çok genç yaşta vefat etmişlerdi ama anneanne ve babaannemi tanıma mutluluğuna eriştim.
Çocuktum, kıymetlerini yeterince bildiğimi düşünmüyorum ama anlattıkları az sayıdaki savaş anısı aklımda.
İkisi de Marmara ya yakın köylerde yaşıyorlarken, gencecik yaşlarda evlenmişler.
Farklı köylerdeler, onu belirteyim. Sanırım arada kuş uçuşu 30 km. kadar vardır.

Önce anneannemin hatırası.
Rahmetli çok güzel bir kadındı. Beyaz tenli, masmavi gözlü...o kadar maviydi ki gözleri herkes asıl adını unutmuş, Maviş Teyze derdi...
İnsancıllığını bana hatırlatan masum anılarım da var.
Çocuklarının birinden diğerine giderken şekr çikolata götürmesi, onları koynunda taşıması ve genelde o çikolatların torunlara erişene kadar erimesi...:) Canım benim...:)
Ya da evde bir örümcek gördüm diyelim..."Ananeeee...örümcekkkk...dev gibiiii..." diye kendimi yırtıyorum.
Hemen gelir, "Aaaa künah yavrum künah...Peygamber Efendimizi kurtardı o." der eliyle yumuşacık tutar örümceği ve camdan dışarı bırakır.
Öldüremez...
Öldüremez.
Öldüremez.

Ananem tazecik bir yeni gelinken köylerine Yunan askeri gelir...Haberi alan köylü...ki zaten sadece yaşlılar, kadınlar ve çocuklar var köyde...telaşe içinde koşturmaya başlar.
Ananemin kayınvalidesi genç gelini için çok endişelenir. Nerey saklasam diye düşünür. En son yüklüğü açar...Mis gibi yatakların en altına ananemi yatırır.
Üstüne kat kat yatakları döşer...
Askerler gelir...Eve girerler.
Orayı hatırlayamıyorum: Yani süngü darbesiyl kontrol ettiler mi yüklüğü? Ama arkaraından Kemal 'in askerleri gelmektedir, aceleyle kaçıyorlardır, fazla arayamazlar ortalığı ve defolup giderler...

Bu hatıra ise Babaanneme ait.
Kucağında ilk çocuğu var.
Amcam. Yeni doğmuş bir bebecik..
Demek ki aynı zamanlar ya da bir kaç gün öncesi...
Onların köyü daha kuzeydoğuda. Yine haber geliyor Yunan askerleri köye girmek üzere.
Yaşlılar, kadınlar, çocuklar elele kaçıyorlar.
Nereye mi?
Bir dereyatağına...Sazların arasına...
Askerler yaklaşıyor...
Amcam bebecik...
Ağlamaya başlıyor.
Köyün büyükleri sesleniyor:
"Fatma boğ bebeği."


Bir Çerkes köyü orası.
Bir büyüğün söylediğini dinlememek akıl alır şey değil.
Babaannem amcamı suya batırıyor.
Tam boğulacakken dayanamayıp sudan çıkarıyor...
Tekrar...
Tekrar...

Evet babaannem en çok amcamı severdi...
Allah koruyor ananemi de babaannemi de amcamı da...
Ama öldürülmüş küçük çocuk hikalyeleri de dinledim bir kaç tane...
Ki benim büyük gönüllü büyüklerim, unutulsun isterdi bunlar...
Unutulsun...

Unutmamıza izin vermiyorlar, kahretsin...
Kendi hafızamızı zorluyorlar, biz de hatırlayalım diye hatta...
Kahretsin oyunlarını...
Amaçları belli...
Ama bo oyuna gelmeyeceğimizi anlamıyorlar...

Kimseden özür dilemiyorum ben...
Özür dileyecek bir şeyim yok...
Kimseden özür de beklemiyorum...
Pis oyunlarınızı alıp s...gidin...

20 Aralık 2008 Cumartesi

***


Canım hiçbirşey yapmak istemiyor bugün...
Dün gece bir yazı eklemeye çalıştım...Mayaca-Türkçe, Kızıldrilice :) - Türkçe ortak kelimeler vardı içinde.
Yok düzgün aktarmayı beceremedim. Kelimeler karıştı birbirine...
Yazı o yüzden yok sayfada..
Merak eden olursa Vikipedi'den Maya Uygarlığına şöyle bir bakabilir.
Bir Cumartesi günü kim böyle bir şeyi merak ederse artık...:)
Yeni bir yazı olsun sayfada diye konmadı bu resim...sıcacık renkler, çok hoşuma gitti...
NOT:
Blogcudaki sevgili arkadaşlarım, bilgisayarım Mozilla'mı yedi...explorer nedense blogcu sayfalarını açmıyor...Formatlanacak pc. O zamana dek kusuruma bakmayın...Sayfalarınızı ziyaret edemiyorum...


17 Aralık 2008 Çarşamba

Merak edenlere durum bildirimi...:)

Yoktum ben bugün...
Ohhhh...
Farkettim ki nerdeyse 15 gündür çarşıya çıkmamışım...
Ohe diyoruz kendimize...a yerine e bilerek yazıldı...Kabalıkta da bi sınır var hani diyerek...:)

İyi, herşey yerli yerinde duruyormuş meğer. Çarşı yani...Bir koşturmaca, hava kapalı, insanlar akın akın bi yerlere gidiyorlar bencileyin...Bir arkadaşım aradı, kuafördeyim gel dedi. Biraz onunla lafladım.

Ve eve döndüm...
Blogu açtım.
Gördüğüm yazıyı sevmedim...

Bu yazıya yazacak yorum bulamayacağınıza göre serbestsiniz arkadaşlar...
İçinizden ne gelirse...:)

16 Aralık 2008 Salı

Bir başvuru hikayesi...ya da kadın kadının kurdu mu ki






Geçen ay bir işe başvurdum.
Öyle özel yetenek gerektiren bir iş filan değil üstelik.
Masa başı, azıcık bilgisayar bilgisi isteyen bir iş.







Başvuru formuyla işyerine gittim.
Görüşmem gereken Beyefendi o anda meşgul imiş beklemeye başladım.

O ara bir hanım geldi, diğer çalışanlara konuşuyor bir yandan.
Yaşı az çok benim kadar.
Aslında bu tip kadınları tanıyorum, giyimiyle, kullandığı kelimerin seçimleriyle oldukça klişe biri...
Hı hı evet, gözünüzde canlandı sanırım.







Beklediğimi görünce yanıma yaklaşıp sordu, niçin beklediğimi.
Kibarca söyledim.
Formu elimden alıp tamam dedi, ben ilgili kişiye iletirim.
O birakaç saniyelik konuşmanın sonunda anladım ki
hayır bu iş olmayacak.






Yaşım bu iş için fazla büyük geldi hatuna.

40 yaşındayım. :)
Bugüne kadar 40 yaşında olduğumu bana hissettiren ilk konuşmaydı bu.
Çünkü ben her an 40 yaşında olduğumu düşünerek yaşamıyorum hayatımı.:)))







Üstelik biraz fazla minyon olmaktan dolayı yaşımın farkına varmam gereken durumlarda bile pek umursamıyorum bunu.:)

Yolda gazoz kapağı filan görünce onu ayağımın ucuyla tekmeleyerek yürürüm filan...:)






Pek üzüldüm ben bu işe sevgili arkadaşlar.

Görüşmem gereken kişiyle görüşemediğim için...bu birincisi...
Bana işle ilgili tek bir soru sorulmadığı için. bu da ikincisi...
Ve
Geçmişimdeki 10 yıllık iş tecrübesi,
ya da kişisel özelliklerim dikkate alınmadığı
hatta hiç merak edilmediği için...







En çok da bu suçu işleyen bir kadın olduğu için...

Çok üzüldüm.

15 Aralık 2008 Pazartesi

ikinci yazı bugün...

Yenile yenile yenmeyi öğrenir mi insan?
Yenmek için güçlü olmak mı lazımdır hakkaten?
Nedir peki güç?

Cehenneme giden yolların taşları iyiniyetten yapılmış.
Öyle diyorlar.
Sonra bir de "Sen hayra yor" diyorlar.
Hangisi?

Zafer ne? Muzaffer kim?
Neyi kazandın, kaybettiğin ne?

Züğürt tesellisi var bir de...
Pembe, süslü laflarla bezeli.
Sonra hayatın gerçeği karşına çıktığı an dağılıp gidiveren.

Kızgınlığımı gülücüğe çevirmeyi öğreniyorum.
Yılgınlığımı, enerjiye.
N'oluyor?
Neresindeyim hayatın?
Hayatta mıyım?
Bilmiyorum.

Aaaa kızgınım. Bu iyi bir şey mi?
Hayat blirtisi belki.
İşe yarasa bir de.

Bu şifreli yazılardan bıktım. Ama dökemiyorum içimdekini.
Höh be kardeşim nasıl bi kendini kontrol.
Belki de değil...belki korkudur sadece.

Elimi değdirmek istediğim denizler vardı.
Sesini duymak istediğim yabancılar.
Zıplamak istiyordum.
Sanki sadece debeleniyorum.

Terbiyenin de içine edeyim, suskunluğun da.
Desem iyi gelir belki...

Ben sana hayran

Hayran olmak ne güzel duygu...İçinde saflık var, masumiyet var, gelişme arzusu, büyülenmek var...

Türk Sineması'nın şaşaalı dönemini anlatırlardı bazen annem ve babam...İnsanların gazino kapılarını kırdığı Zeki Müren Konserlerini ya da tersinden hayranlığı: Erol Taş'a Susuz Yaz filmi sonrası atılan taşları...

Ben Kaçak'ı hatırlıyorum, Zengin ve Yoksul'u...Falconetti'ye olan kızgınlığımı. Jr ve Dallas'a girmeyeyim dünyadaki temel değerleri kökünden bozan furyanın başlangıcıydı sanırım. Bizi Desperate Housewife'lara getiren furyanın başlangıcı...:)

Ajda Pekkan'ın bir röportajını izledim Cnn'de. Bana bu yazıyı o röportaj yazdırıyor.

Konsere çıkmasına 1 hafta kala yaptığı hazırlığı anlattı da...niye hala sahnede böylesine parladığını anlayıverdim...

Yılmaz takipçilerinden biri değilim buna rağmen müthiş saygı duydum.

Bir yazara, filme, bilim adamına ya da devlet adamına hayran olmak insanın içinde bir yerlerde yaşam düğmesine basıyor sanki.

Onu harekete geçiriyor.

Hayran olmak için önce kendini unutman lazım.

Kendini terbiye etmen, her soruya O ne derdi acaba diye düşünerek cevap araman lazım.

Aşık olmak bile hayran olmakla başlamıyor mu ? :)

Dağıttım konuyu evet, toparlayayım...

Bugünlerde hayranı olduğumuz ne az sanatçı var...ya da bilim adamı...aklınıza kaç kişi geliyor?
Peki devlet adamı?

Kaçı hayatta aklınıza gelenlerin?
Yani şu an içinde bulunduğumuz dertlere çözüm bulabilecek durumda?

Ki insan biraz da bundan hayran olur bir başkasına. Ona daha iyi bir yaşam imgesi sunduğu için...

Kuvvetli kelimeler duymayı arzu ediyorum ben son zamanlarda.

Kuvvetli kelimeler, inanç, kararlılık, eeehhh yetti be diyen güvenli bir ses...

Bu durmadan vızıldayan, mızmızlanan, birbirini suçlayan, kötüleyen, düzelmez abi diyen sesler kesiliversin istiyorum.

Herkes bi toparlansın şöyle, haddimi aştım, sahi benim haddim neydi diye sorsun istiyorum.

Yeni bir melodi, bağırmayan buğulu bir ses, farklı ama aslında gözümüzün önünde olanı gösteren bir film istiyorum.

Yazmaya aşık bir yazarın aklından çıkmış, sayfalarını nefes almadan çevirdiğim bir kitap okumak istiyorum...

İstiyorum...


Not:
Başlarken ne anlatmak istediğimi az çok biliyordum ama sonra yazı kendini yazdı...Affola...

13 Aralık 2008 Cumartesi

üçtemmuz bildiriyor

Bir film seyredilir de bloga yazılmaz mı...

Issız Adam, Osmanlı Cumhuriyeti, Mustafa derken...ben hiç birine gidemeyip Arog'a gittim blog.

Gora'daki gibi yerlere düşmedim gülerken ama güldüm.

İyi ki varsın Cem Yılmaz dedim film bittiğinde. Bizi o kıllı adamların komiklik olsun diye bu halkın insanını yerden yere vuran tiplemelerine muhtaç etmediğin için iyi ki varsın.

Gönlümün yıldızı hala Metin Akpınar-Zeki Alasya- Ferhan Şensoy- Müjdat Gezen-Peter Sellers- Zaz ekibi evet...

Ama iyi ki varsın.

Bir komedi filmi çekip altyapıda Türk Sinemasının ustalarına selam çaktığın için...arka planda hep neden geri kaldığımızı, baskıcı düzenin insana neler ettiğini sorduğun için...her ortama, her zamana ayak uydurabilen ortalama bir Türk insanının uzaylıyı bile ayrım gözetmeden sevdiğini, kendinden kabul ettiğini gösterdiğin için iyi ki varsın.

Sadri Alışık hayranlığına ise şapka çıkarırım...

Sorar ya O "Bu da mı gol değil Hakim Bey?" diye...

Gol olmuş abicim...sağolasın...:)

12 Aralık 2008 Cuma

Kum+üçtemmuz

Şimdiiiiii...
Üfff ne çok şey var yazmak istediğim.
Dün Kum buradaydı. Kumhavuzu yani.:)
Ben hala şaşkın durumdayım. Yazınca daha inanılır hale geliyor durum, benim için.:)
Geleceği saati biliyordum, evimizin hemen dibindeki durakta onu beklemeye başladım.
Terminalden gelen her araca tavşanlar gibi kulağımı gözümü uzatıp helecanla bakındım.:) Buralarda komacan bir kadının yapınca dikkat çekeceği bir dolu çeşit hareket yaptım.:))) 3. Arabada eyvah tanıyamadık mı birbirimizi yoksa diye düşünüp, içeri dalıp Kummmmmmm diye bağırmaya karar vermiştim ki...bana el sallayan ve gülen bir kadın gördüm. Evvet O.

Yaaa güzeldi...(Umarım onun için de öyle olmuştur.) O kadar çok konuştuk ki ben yine çayları tazelemeyi, kül tabaklarını dökmeyi unuttum.
Hatta yaptığım tatlıyı bile ikram etmemişim...
Kum, bişey kaçırmadın, söyleyeyim. İlk denememdi...İçinde ceviz bulana ödül verdik...O derece..::)))

Sanırsam Ep-met Bey biraz fazla çalışmak zorunda kaldı. :) Ama halinden çok memnun söyleyeyim...İki arkadaşımı tanıdıktan sonra blogumu daha çok desteklemeye karar vermiş durumda.

Kumla o güzel muhabbetimizde beni sonradan en çok güldüren şey farketmeden birbirimize çantalarımızı açıp gösterdiğimiz an oldu.:))))

Sonra bunu evdekilere açıkladık.
"Fotoğraf çekmiştik. Bloga koymuştuk. Sobe şeysiydi. Aslında normal bişi..."
derken farkettim:
Arkadaşlar biz bu bloglarda fazla dökülüyoruz, söyleyeyim bak.
Valla.
Ama şahsen hiç şikayetim yok.

Sizleri kazandığım için çoook mutlu hissediyorum kendimi.:)


Bugün ailecek bir Edremit gezisi de yaptık. Dönüşte turşu gibi uyumuşum, pek hoşuma gitti.

O yüzden bu yazı bu kadarcık olsun.

Kum, ben örgüme dönüyorum canım...
Sevgiyle öperim...:)

8 Aralık 2008 Pazartesi

:)

Herkesin sıhhati, keyfi yerindeyse zaten her gün Bayram insana.
Ama Müthiş bir telefon trafiğinin yaşandığı, zillerin durmadan çaldığı, kapının önünde biz geldikkk diyen dostların olduğu Bayramları seviyorum ben.

Dün mesela taa İstanbullardan bir blogcu dost kalkıp geldi bize.:)Yol boyu telefon konuşmalarımız blog rumuzları üstünden sürüp gitti...Telefonlarımızı bir dinleyen varsa kesin bizi de "kon- kon" taifesine kattılar dedik.:)

İlk Karşılaşma:
Y amüthiş birşey.
Sadece yazılarını okuduğun, sesini bile duymadığın ama az çok nasıl biri olduğunu, hangi konuda ne düşündüğünü bildiğin biriyle yüzyüze gelmek.
In ı nı nııııın...
:)

Hiç yabancılık çekmedik. Saatlerce konuştuk. Çay içtik, benim yaptığım çakma keki yedik. (Aslında pandispanya hamuru ama valla güzel bak.)
O kadar çok şey konuştuk ki kısa bir ömür özeti gibiydi.:) Tam hayal ettiğim gibi.

Çok güzeldi.
Onu tanıdığım için çok mutlu oldum.

Dostlar hepinizin Bayramını kutlarım...Neşeli, sağlıklı, keyifli Bayramlar dilerim...
Umarım hep böyle güzel tanışmalar, filizlenen sevgiler getirsin bize...:)

6 Aralık 2008 Cumartesi

Bloglar aşkına

A aaaaa...Nasıl bişey bu ya?
Sorarsan temizlik yapmaktayım sevgili blog. Sorarsan.
Sorma yani...

İki koşturuyorum, sonra n'olmuş bloglarda deyip gelip bilgisayarın başına oturuyorum.:)

Bahanem de hazır:
Ocakta çay vardı.
Bir de sigara içsem fena olmaz.
Zaten sıkıldım.:)))

Alperin müthiş hikayesi, ataletimin kadınları derken tüh...sigara bitti...
görev zamanı deyip yine içeri gidiyorum...

Yani şu durumu bile paylaştım ya, yuh deyip gidiyorum.

Hadi bana kolay gelsinnn.:)

5 Aralık 2008 Cuma

terelelli pictures gururla sunar


Bu da nessi? demeyin...
Kafam bozuk...
Moralim yerlerde...
Kaçmak lazım.
Bu sefer aşk gemisine kaçtım.
İzlediğimiz her şeye inandığımız
Hayatın pembiş bişey olduğu günlere kaçtım.:)

Bir de gayet alakasızca Kaptan Onedın'ı tekrar seyretmek istediğimi anladım.
Nasıl favorileri vardı o adamın, hatırlar mısınız?
Dur bi gidip bakayım google'a resim var mı?

Ha haaa...buldum ayol...Vallahi hizmette sınır tanımıyorum ben sevgili blog.
Favorilere baksanaaaaa....


Kendime not:
Bir daha sakın gece saat ikiyi geçtikten sonra yazı yazma...

3 Aralık 2008 Çarşamba

Çok sıkıcı bu yazı...söylemedi demeyin sonra...

Neden iyi geçinmek lazım diğer insanlarla? Dolmuşta, çarşıda, plajda her yerde karşımıza çıkıveren, tekrar görme olasılığımız bile olmayan insanlara neden sabır göstermeliyiz?

(Ben bu aralar giriş gelişme sonuç yapamıyorum. Kafam çok yorgun. Pat diye dalıyorum mevzuya, kusuruma bakmayın, olur mu?)

Ben bunu hiç beceremezdim eskiden. Düzeni -kendimce- bozan herkes benim için bir söylenme vesilesiydi. Sanki ben eğitecektim karşıma çıkan o kişiyi. Lafı gediğine koyma denen o şeyden yapmayı da pek severdim.

Yok, artık öyle değilim.

Hem hızla geçen yıllar hem de yaşadığım bazı durumlar gerçeğin görünenden çok farklı olduğunu gösterdi bana.

Şimdi bu konuya nerden geldin derseniz: Bu akşam yine Yemekteyiz programını izledim ben. Yetiştirme Yurdu'nda büyümüş genç kadına, bu durumdan haberi olmayan ev sahibi konumundaki gencecik bir kız aile terbiyesi eksikliğini hatırlatınca ipler koptu.

Zaten ailesiyle büyümemiş olan genç kadın, üzücü şeyler yaşadı.

Henüz 21 yaşında, kendine güven tantanası modasına uyup, kamera önünde 4/4 lük yemek hazırlama ve misafir ağırlama işine kalkışan genç kız baltayı taşa vurdu.

Öyle ya: İlla ki altta kalmamalıydı.
İlla ki cevap yetiştirmeliydi karşısındakine.

Çok basit aslında: Huzur da, uyum da çok basit.
Lokantada kahkahalar atan o kadın aslında rol yapmaktadır belki.Mecburdur. Bilemeyiz neden...
Gerçekten çok düzgün giyinmiş o Bey az önce işinden ayrılmış olabilir.
Trafikte saçma sapan hareketler yapan biri belki de kötü bir sürücü değil: Hastaneden geliyor, hastaneye gidiyor ya da eşiyle ciddi bir kavga yaşadı az önce.

Hem öyle olmasa ne olur?

Ben çocukken sanırım bir Alman kanalının hazırladığı bir ilkyardım programı yayınlanırdı Tv'de.

Bir bölümü hiç unutmadım.
Diyelim denizde boğulan birini gördük. Hemen yardıma gitmeliymişiz.
O kişi berbat bir şaka yapıyor olabilirmiş.
Yani belki de gerçekten boğulmuyor, bakalım kim yardıma gelecek diye kendince küçük bir eğlence düzenlemiş olabilirmiş.
Diyordu ki programda:
Bunu düşünerek yardıma gitmezseniz eğer ve sonuçta o kişinin gerçekten boğulduğu ortaya çıkarsa seçiminizden pişman olmaz mısınız?


Biraz alttan almanın kimseye zararı yok.

Üstelik o "biraz" sayesinde yaşam çok daha güzelleşir sanırım.

Üfff...çok sıkıcı oldu yazı.

Herhangi bir insanla attığım bir kahkahayı çok seviyorum ben. Bende olanı paylaşmayı. Sevmeyi, sevilmeyi...Hayat başka ne ki?

Aramızdaki uyumu kaybetmek beni çok ürkütüyor.

üstüme gelmeyin, tamir ederim...

Şöyle derinnn bir mevzuum yok bugün sevgili okuyucu.
Günlük uğraşlar kategorisinden bişey anlatacaklarım. Amacı filan da yok. Çerez niyetine...:)

Bulaşık makinamın kapağının öntarafında şişeler var idi. Bu kapak açılınca da, cihazın ısı ayar düğmeleri şişeye denk gelmiş ve öylece kalmış. Sadece yüksek ısı ayarı çalışıyor günlerdir.
Kaç kere gidip makinenin orasına burasına baktım. Yapabilir miyim, denesem mi diye düşündüm durdum.

İş çıkarmaktan çekinip vazgeçtim hepsinde.

Dün, akşam saati dürttüler beni. Feysbuk dürtmeine benzemiyor bu, gittim alet kutusunu aldım, önce uygun tornavida bulup ön kapakta bulduğum bütün vidaları söktüm.
Salak kapak ummadığım yerden açıldı.

Ben sanmıştım ki (iç tarafta vidalar) gri metal kısmı çıkarınca istediğim panele ulaşacağım.
Ama ön taraf pat diye düştü aşağıya.

Hadiiii...Ülen içinde bulaşık da var şimdi, olay da beni aştı.
Bahsettiğim panelse -uzay gemisi kalkanı mübarek- açılmasına imkan yok.

Yeterince zorlayıp, kapağı makineye dayadım, vidaları bir tabağa koydum, pehhh deyip içeri gittim.

Ahmet Bey geldi. Ha ha diye güldüm ona. Kaç gündür gülmüyorum pek sevindi. :) Sonra elinden tutup mutfağa götürdüm. Dağılmış makineyi görünce "Yaptın di mi?" dedi. "Anlamalıydım o şeker gülümsemeden."
"Aaaa aklıma bile gelmediydi" dedim...
Nasıl yalan...:)

Kapağı takacağız fakat fazladan 2 parça var elimizde.
"Sen dokundun, bozdun işte." dedim. "Ben kapağı yerine koyduğumda o parçalar yerinde duruyordu."
O da bana "yuh" dedi.
Üstelemedim.

Parçalara ait olabilecek en uygun yeri göz kararı seçtik.
Ve de kapağı monte ettik.

Makine çalıştı...
:)

Hala yüksek ayar ısıda çalışıyor ama en azından çalışıyor.

Pişman mıyım...hayır.
Yine olsa yine yaparım...
:)

Beni bir gün elimde tornavidayla görürseniz...
kaçın...:)

1 Aralık 2008 Pazartesi

blogcu kaprisi

2 gün yazmasam şu bloga aaaa nekolaylıkmış, yazmayayım bundan sonra diyorum.

Doz aşımı durumlarda, kapatıvereyim şu blogu diyorum.

Kesin kapatmaya karar verdiysem eğer, aklıma yazacak bin tane şey geliyor.

Mühim mi yazacaklarımın hepsi?
Hayır.


Sırtımdan yük atar gibi yazıveriyorum. -bazen-

Fazla dökülüyorum. -bazen-

Söylemek istediğim şeyin özü hariç herşeyi yazıyorum. -bazen-

Sonra bir de "öbür bloglarda ne olmuş" sorusu aklımı kemiriyor.

Bir bakmışım şu arkada bıraktığım harfleri yazmışım bile.

Blog.

Sen bir nesin?

:)

30 Kasım 2008 Pazar

yetti gari

Klasik Pazar eylemlerini gerçekleştiriyordum.
Mızırdanarak uyan,
kahvaltı sofrasına otur,
çayın mis gibi kokusu başını döndürsün.
Yarı açılmış gözlerle gazeteyi aç.

İlk yazardan ilk başlık:
Dün Hayatıma 13 Kadın Girdi

Benden ilk tepki:
Pööööfffff......

Aman ne de vurucu olmuş
Aman ne de kadın yanlısı bir başlık olmuş
Öeyhhh...sıktı ama...

Bunlar içimden kolkola geçip giden düşünceler.

Birkaçgün evvel okumuştum gazetede, rahmetli kardeşimiz Güldünya için 13 kadın biraraya gemiş ve onun için şarkılar söylemişlerdi. Kesin dedim, yazıda bu anlatılıyor.

Evet, öyleymiş.

Aynı hissiyatı Mustafa filmi yayına girmeden evvel Beyaz'ın Cnn'deki programına katılan Can Dündar'ı izlediğimde yaşamıştım...

Ergen delikanlı ses tonuyla, neredeyse ağlamaklı romantik bir tonda filmini anlatıyordu.

İçeri gidip evdekilere şöyle dedim:
"Eeeehhh yeter ama...Bir kahramanı anlatıyorsun, sesin kendine güvenli çıksın biraz...çok sıkıldım ben bu üsluptan."

Vallahi çok sıkıldım ben bu üsluptan.

İlk bölüme döneyim: Ne şarkılara ne de bu düşünceye bir itirazım yok.
İtirazım bunun kadın yanlısı bir erkeğin gözlerinden anlatılış şekli.

Hakikaten bu sıkıcı romantik üsluptan hoşlanan hemcinsimiz var mı aramızda?
Çok merak ediyorum.

Aşk ve kadınlardan bahsetmek için sadece Pazar günlerini seçiyor bu Başyazar.
Pazar= aşk.
Pazar= kadın

Otomatiğe bağlamış gibi.

Ben bir kadınım.
Haftanın diğer 6 günü de yaşıyorum.
Haftanın diğer 6 günü iş arıyorum mesela, bu bıdıcık şehirde.
Haftanın diğer 6 günü de yemek pişiriyorum.
Haftanın diğer 6 günü de kadın olmaya devam ediyorum.

Ve gencecik bir kadın, abisi tarafından öldürülmüş,
Bir grup diğer kadın Onun anısına şarkılar okumuş
bu duyuralacak insanlara
başlığa bak:
Hayatıma 13 kadın girdi.

Cinsellik çağrıştıran, duyyygggu dolu bir yazı.

Valla tokum ben, almayayım...
Duygudan soğudum sayenizde...

Paz-ar neş-e-si :P

Tvkanallarından:


Sinema öncesi bir alt yazı:

"Son Ağa'dan sonra Kral Arthur..."


Bu da magazin programından:

"Sibel Can'ın içinden Ebru Gündeş çıktı."

29 Kasım 2008 Cumartesi

Gülsene

Yasaklar'ı hatırlayanınız var mı? Aşkolsun'u, Deliler'i?

Peki Boşgezen ve Kalfası'nı?

Karşı Show?

"Karşıyız karşı, herşeye karşı..."

Eksikliğini hissetmiyor musunuz?

Metin Akpınar'ın, Zeki Alasya'nın, Ferhan Şensoy'un, Ahmet Uğrlu'nun?

Bunlar pıt diye unutulacak değerler mi?

Her biri derya deniz bu insanların. Sadece bilgi deposu da değiller üstelik, sahip oldukları onca bilgiyi, tecrübeyi birbirine çatabilen, her birimize çıkış yolları gösterebilecek, inanılmaz zeki, hayatı bilen insanlar.

Nerdeler?

Tv yoklarsa hiç bir yerde yoklar demek galiba.

Öyle çünkü benim mesela bu şahirde oturup onlara ulaşma şansım yok. Onları görebileceğim tek yer Tv.

Oysa mizah çok değişti bu ülkede. Herşey gibi.

Siyasi mizah tü kaka.

Peki bu hayatımızı ne hale getirdi? Çevreme bakıyorum gülmeyi bilen öyle az insan kaldı ki. Yani şöyle ince bir şaka yapabilen. Gülmek için derdüstü muradüstü olmak gerekiyor diye düşünür hale geldi insanlar. Oysa gülmek acının haykırılmasıdır bazen. En insani yöntemdir belki.

Aile büyüklerimin anlattığı komik hikayeler vardır, bazen paylaşmak istiyorum, bir bakmışım unutmuşum...Yuh diyorum, sen de mi be kızım?

Mesela birinden duyduğunu diğerine aktaran bir Bey varmış ailede, nurlarda uyusun, karısı ona "ama niye yaptın bunu?" deyince dermiş ki büyük bir nezaketle ve üzüntüyle:
"Ama hayatım, bu benim görevim"

:))))

Bir de 5 Yusuf varmış mesela, o kadar güzel atarmış ki, bütün kahve oturur onu hayranlıkla dinlermiş. Abartının dozu kaçınca "Aaaaa ama bu kadarı da fazla kaçtı" derlermiş.
Büyük bir ustalıkla şöyle cevap verirmiş 5 Yusuf:
"O yalan peki...Ama bu da mı yalan?"

Başlarmış yeni hikayeyi anlatmaya...:)

Bunlar önemli insanlar.

Cem Yılmaz'ı dinledim geçen hafta Habertürk'teki Cem Mumcu'nun programında.
Sonuna doğru baygın düşmüştüm.

Özür diliyorum kendisinden ama o kadar çok konuştu ki. İlk defa onu dinlemekten yoruldum.

Arog'u merakla bekliyorum, çabalarına ve yaptıklarına da büyük saygım var ama abicim siyasi mizah olmadan eksiksin işte.

Hayatın içinde her şey var...işsizlik, savaş, kavga, ...bunları atıp sadece arta kalanlardan mizah üretmeye çalışırsan yetmiyor.

e2'de Jon Stewart'ı izliyorum denk geldikçe.
Hayran oluyorum.

Koca bir seçim dönemini nefer gibi çalışarak geçirdi adam. Hem Hillary'e karşı, hem Mc Cain'e karşı eleştiri dozu oldukça yüksek biçimde ve müthiş güldürerek kampanya yürüttü nerdeyse.

Halktan biri diye lanse edilen aday için söyledikleri kulağıma küpe oldu: "Benimle barda bira içebilecek adamı ben ne yapayım? Beyaz Saray'da benden çok daha bilgili, çok daha eğitimli birini istiyorum ben." dedi.

Okan Bayülgen son günlerde siyasi mizahla ilgili düşüncelerini paylaşıyor, eksikliğini hissettiğini söylüyor, bu konuda insanları konuşturuyor. Çok takdir ediyorum.

Ve de bu yazının son sözünü hayranı olduğum Alev Alatlı'nın sözleriyle bitirsem?

"yeryüzünden silinmemiz gerekiyorsa silinelim ama haysiyetimizi koruyarak, zarafetle ve yitirmeden mizah duygumuzu külliyen..."

26 Kasım 2008 Çarşamba

dökül bakiim

Kafam karışık bugün...fecii..

Bir manik depresiflik mi vardır bende yoksa hakkaten ne zaman biraz neşelensem tadımı kaçıracak bir şeyler oluyor olması tesadüf müdür, bilemeyeceğim.
Zaten nedeni beni çok ilgilendirmiyor ki şu anda. Öyle olmasın istiyorum, o kadar.

Yani neşelenince bir müddet gitsin öyle. Gazı alayım, hatta belki peygamber vitesinde ağır ağır süzüleyim.

Gayetle alakasızca:

Ev temizliği için de böyle düşünmekteyim arkadaşlar.

Yani madem uğraşıp didinip cam sildin, yer sildin, toz aldın filan...en az 10 gün kirlenmesin ev.

:)

Yere peçete düşse mesela o peçete akıllı olsun bir, desin ki "Aaaa çok ayıp, o kadar yoruldu bu kızcağız, ben pakete kendi çabamla geri döneyim bari." Sonra pıt pıt bana görünmeden paketine geri girsin.

Yok ama cam silsem yağmur yağar...:)

Bunu bana hatırlatan ilk komşuya şırakt diye cepten hazır cevabı çıkar veririm:
"Olsun, ben görevimi yaptım nasılsa. Sildim yani..."

Bazen yemek işi de böyle oluyor. Gerçi bu aralar çok keyifle yemek yapmaktayım. Evet, evet yemek yapmak güzel, bunu geçeyim...:)

Kızgınımmmm...
Sinirliyiiiimmm..

(Iyk tanıdık bir film karakterinin repliğine benzedi, yazmadım sayın.)

Ama öyleyim ve de nedenini sormayın...:)

Ayh işte bu da öyle yazılardan biri oldu yine. Halbuki aktrisler vardı sırada...

(En baştaki fecii lafı nasıl da Vecihi'yi hatırlattı bana...Nedense...:))) )

25 Kasım 2008 Salı

Ve şimdi de Ajda söylüyor: O benim dünyam...


Dolphin mimlenmiş...Çanta envanteri yapılacak, yap demişler...O da yapmış...Küsel küsel anlatmış o mini dünyadaki eşyaların hayatını...İyi de yapmış...Hepsi cıvıltılı, hepsinden hayat fışkırıyormuş.
Sonra Burdacığımı mimlemiş...Ben döktüm, sen de dök demiş...Burdacığım da peki demiş, dökmüş kendi mini dünyasını...atalet haklıymış...pek bi düzenliymiş burdamın mini dünyası...

Benimki düzenli değil.
Valla.:)

Artık fazla tedbirden midir, yoksa gün gün gezen klasik bir ev hanımı olmadığımdan mıdır yoksa çalışmadığım için çantamla ilişkimin sadece dolmuş parası aramak olmasından mıdır bilemeyeceğim...

Belki de sadece dağınığımdır ki en bana en yakını bu.

Gelelim çantaya ve içindekilere:

Burdacığımın sayfasında spoiler vermiştim zaten, en başta pembe rengiyle bir adet sağlık karnesi duruyor. Kullanımının da pembe olması dileğiyle diyoruz kendisine, fırsatı kaçırmadan.:)

Bir adet cep tel.Sağolsun kardeşimin hediyesi, bu nedenle tarafımdan daha da bir fazla sevilmekte kendisi.

Ha haaa...Fırın eldiveni orada işte, bir de ilavesi varmış, gerçekten farkında değildim çeyizimden bir çift tutacak. Artık neler dikmeyi hayal ettiysem.:)

İşte tedbir insanı: Bir adet yarabandı kutusu ve de durmadan kabaran ya da kaşınan asabi ruhum için bir adet merhem.:)

Bir lolipop, hayret yemeyi unutmuşum ve de kim ikram ettiyse artık yek tane şeker.:)

Pırıltısıyla insanı kendinden alan bir adet sigaralık...:)

Anahtarlık, tarak ve de fişlerrr...:)

Bir de hilem var...Benim de rujum var amaaaa demek amacıyla oraya bir ruj ilave ettim. Aslında o esnada portmantoda durmaktaydı kendisi.:)))









Bu da çantanın sahibesi. Kendini en sevdiği kitaplardan birinin arkasına gizlemiş. George Orwell 1984...




Sevgiler herkese...:)






24 Kasım 2008 Pazartesi

Aktör dediğin...

Onların filmlerini hatırlayan şanslılara hatırlatma yazısı...:)



Steve McQeen

Firar'ı unutmak mümkün müüü?
O minicik hapisane odasındaki duvara tap tap çarpan beyzbol topunu?
Hınzır bakışlar eşliğindeki kaçış planlarını?

***





Robert Redford

Hemmencecik Brubaker ve Akbabanın Üç Günü derim ben.
Brubaker'ın başlangıç sahnesine babamla hayran olmuştuk. Ezilenden yana olmayı o filmle öğrendim desem fazla kaçar da...etkisi olmuştur ama kesinlikle...:)
Bir de çok yakışıklı


***


İlk cümle olarak Micheal olanın babası desek ayıp kaçar. Benim için hep Spartaküs olarak kalacak...Bir de Çerkestir kendisi...:)


***


Charles Bronson

Vayssss...Çok severim ben O'nu...Jill İreland'la olan aşkını, filmlerini...
Seyrettiğim en güzel aşk filmi, kadın filmi, erkek filmi ve de kovboy filmi onundur. Adı da Öğleden Sonra Üç saat...:)


***



Yul Brynner

Karizma için saça ihtiyaç olmadığının kanıtı. :) Kral ve Ben derim, sonra da susarım...

***

Blogda ilk yazımı hatırlıyorum. Blogcudaki üçtemmuzda.:)
Nasıl bir heyecan, nasıl bir korku, nasıl bir sevinç, nasıl bir...

Sanki 17 ime gelmişim de en beyaz elbisemle sosyeteye takdim ediliyorum gibi hissetmiştim.:)))

Ben yazdım, okur musunuz diyorsun, bakalım aynı fikirde misiniz diyorsun, bilmediğin bu dünyayı, rumuzları, rumuzların arkasındaki kocaman hayatları keşfetmeye çıkıyorsun.:)

Macera diye buna denmez de neye denir...

Ne macerası, sıcak evinde oturuyorsun, olmadı kapatıverirsin blogu diye düşünen varsa ( ki blogcular arasında yoktur sanırım) yazmaya başladığında en derin yerinden yara alma ihtimalin var: ruhundan diye cevap verebilirim.

Başlarda yapmak istediğim şeyle bugün arasında epey fark var aslında.

Sokak oyunlarını anlatmak istiyordum en çok...komik mi bilmem...9 kiremiti, saklambacı, yakartopu, akşam ezanı okunduğundaki "Yaaa yine akşam oldu, yarına kadar nasıl sabredeceğim ben" i...

O tertemiz saf çocuk masumiyetini. Sokaktaki toza olan aşkımı, killi çamur bulduğumda define bulmuş kadar sevinmemi.

Çocuk tekerlemelerini, ebe seçmek için söylenen mini şarkıları:

Portakalı soydum
başucuma koydum
ben bir yalan uydurdum
duma duma dum
kırmızı mum
dedemin sakalına kondurdum.

Aklım orada hala...

En çok da şuna inanamıyorum...hani kapıya iki çocuk gelse, gel hadi sokağa dese, şortumu giyip çıkıp oynayacağım...:)))

İnsanın bedeninin yaşlanırken ruhunun bir yere takılıp kalması ne sinir bozucu.

Yoruldum biraz, anlaşılıyor değil mi? :)



22 Kasım 2008 Cumartesi

Aldım verdim ben seni yendim

Hayat ilginç. Her gün yeni dersler sunuyor. O anki ruh halimle, gönlümün olgunluğuyla ne kadarını görüp anlıyor, kendi hesabıma öğrenmem gerekenleri ne kadar doğru anlayabiliyorum bilmem. Ama çabalıyorum.

Bundan iki önceki evimizde, hayat piknik havasında sürüp giderken, çok sevgili iki komşu iki abla edinmiştim. Az büyüktüler benden, kahvaltılarımızı bile neşeyle birlikte ediyor, günün kahvesi birlikte içiliyordu.

Haftasonları ailelerimizle birlikte dışarıya yemeklere gidiliyor, buz gibi rakı kadehleri çın çın ediliyor, bazen piknik bazen deniz kıyısında birlikte eğleniliyordu.

Sonrasında ben bu sevgili ablalarımdan biriyle ki onunla her zaman daha yakın olmuştuk, önemli bir sorun yaşadım. Benim de Onun da hatası vardı. :)

Bir kaç ay sonra o evden çıkmak zorunda kaldık, ben annemin üst katına, çocukluk apartmanıma geri döndüm.

Benim için zor zamanlardı.

Ve hayret bu ufak yerde çok uzun süre hiç karşılaşmadık.

Sanırım iki yıl kadar sonra, yürürken onu gördüm. Karşıdan geliyordu ve çok dalgındı.

Bir saniye bile sürmedi karar vermem.

Önüne bir adım attım "Yasemin Ablacığım, bana sarılmayacak mısın?" dedim gülerek.

Şok oldu, çok şaşırdı, bir saniye bile düşünmedi ama...boynuma atladı yürekten bir "canımmmmm" nidasıyla.

Birbirimize sarıldık, şaşkın, dışarıdan bakn birinin önemli bir şey olduğunu hemen farkedeceği kadar heyecanla. :)

"Gel bir yere oturalım bir neskafe içelim" dedi. "Yok dedim, dışarıda olmaz, ağlarız biz şimdi, yürü bizim eve."

Konunun açılması lazım.:) İkimiz de ben hatalıydım deyip duruyoruz. Sonunda bu konuyu tamamen kapatmaya karar verdik.

Şimdi sık sık görüşüyoruz.

Kendimde kızdığım özelliklerim var evet.

Ama bu huyumu seviyorum.

Adım atarım ben...

Adım atmak iyidir...:)

20 Kasım 2008 Perşembe

açıl susam açıl

Chp'nin yaptığı 'yeni açılımdan söz edeceğim biraz.

(Hiç bakmam pat diye dalarım mevzuuya)

Gayet anlamlı ve doğru bir hareket olduğunu düşünüyorum ben bu eylemin.
Milletin bağrından çıkmış herhangi bir partinin o milletin bir kısmına kapalı olduğunun varsayılması bile bana son derece ürkütücü geliyor.

Hadi seçmenin siyasi tercih seçimini bir yana bıraktım, sadce giyimi kıyafeti üzerinden "ama olmadı ki, ama uymadı ki" demenin hiç bir mantıki geçerliliği yok benim gözümde.

Ne yani Akp'ye başı açık insanlar da oy vermedi mi?

Böyle bir araştırma sonucu mu var?

Hakikaten ipe sapa gelmez, aklın sınırlarını zorlayacak şekilde bölündük son zamanlarda. Bunun önüne geçecek her hareket bende "aferin" duygusu uyandırıyor.

Sokağa çıktığım an beni ilk kez gören bir insanın saçımın açıklığı ya da giyimimle beni değerlendirmesi ihtimali beni çok incitiyor.
Aynı şeyi başkaları için yapar hale gelmekten de korkar oldum.

Ben , sen, o bireysel olarak neye inanıyoruz? Nasıl bir dünya özlemi var içimizde, o dünyaya ulaşmak için kullanacağımız ahlaki değerler nedir, toplumun çoğunluğu nasıl bir hayat istiyor, bunun için yeterince çalışıyor mu...beni ilgilendiren bunlar.

Samimi olarak bunlar.

Aynı yolu Akp'de izlese takdir ederim. Ya da başka bir parti. Çünkü hepimizin önündeki sorunlar ortak...sağlık sistemi, işsizlik, trafik, kentleşme, güvenlik...

Artık biraraya gelsek de şu dağ gibi sorunları çözmeye başlasak?

Ne güzel olurdu beh...

19 Kasım 2008 Çarşamba

İşsizin tatili olmazmış

2,5 milyon işsiz diyor gazeteler.

Yazması ve okuması kolay.

Bu konudaki en güzel yazılardan birini Bekir Coşkun yazmış bugün, bir işsizin hislerini anlatıvermiş.

Kendi deneyimlerden yola çıkarak yazayım: Bir tek insanın işsiz kalması en az 10 insanın hayatını altüst ediyor.
Evdeki kadın, okula giden çocuk, yaşlanmış ve artık biraz rahat etmek isteyen büyükanne ve dede...94 krizinde mesela işten büyük oranlı işten çıkarmalar yaşanmadı. Maaşlar düşük kaldı, yeni sözleşmeler imzalanmadı belki ama evlere para girmeye devam etti. Sağlık güvencesi devam etti en önemlisi.

Diğerinde, 2001'de, eşim gibi beyaz yakalı olarak çalışanlar ortada kalakaldılar. İyi işlerde çalışıyorlardı, gelirlerine uygun bir hayat seviyeleri vardı, üstelik krize yakın bir zamana kadar her şey öyle yolundaydı ki...hayalleri vardı ve korkuları yoktu.

Ben eşimin Bölge Müdürü'nün bir dershane tahsildarlık yapmaya başladığını duydum o aralar. Onu son gördüğümde Çeşme'de bir güzel otelde, çalışanlarıyla beraber bir gezideydik.
Eşi ve kendi, yaşını başını almış, çok saygın bir profil çiziyorlardı.

Dershanede tahsildarlık bu pozisyondaki bir insana neler yaşatır bir düşünmeli.

Herkes sustu o krizde. Biz dahil kimse konuşmadı. Geçecek sanıyorduk ve aslında kimse kimsenin umrunda değildi.

Bir tek belgeselimsi bir şey izlemiştim, önemli bir bankada üst düzey görevde çalışan bir adam Bodrum'da boncuk dükkanı açmış, anlatıyordu: elinden ne kadar büyük paralar geçtiğini, milyarlarca lirayı yönettiğini...askerlik anısı gibi...hayır hayır, o tatlı bir anı olurdu...savaş anısı gibi anlatıyordu.

Ben o işsiz kalan ve bir zamanlar hayran olunan işlerde çalışmış insanlar için oh olsun diyenleri de duydum.
Hatta biri yüzümüze söylendi.

Hazımsızlığın, nefretin, çiğliğin karşısında sustuk hatta gülümsedik ama o laf içimden çıkmadı hiç.

Bu şehrin bütün sokakları yenilendi arkadaşlar. Asfalt yapıldı, düzenlendi, park olduğu gibi değişti.

Ama tek bir üretim yapan firma açılmadı.

Var olanlar satıldı, kapandı, üretmiyor, çalışanlar oralara buralara dağıldı.

Şeye benzetiyorum bunu: Yoksul bir genç kızın kazandığı üç kuruşu makyaj malzemesine, kuaföre, kıyafete yatırmasına...Oysa okumaya, kendini geliştirmeye çalışsa daha iyi bir iş bulacak, kazanacak.

Açılan bir büyük alışveriş merkezi var şehrimizde, ışıltılı, yazın serin, kışın sıcak, her yerinden elektrik fışkırıyor: ama içinde bir şey üretilmiyor ki.

Dükkanların tek tek kapandığını duyuyorum, çünkü insanların oraya gidip para harcamaları için önce bir iş bulup çalışmaları gerekiyor.

Yazdım bu yazıyı, aslında söylemek istediğim başka.

Felaketler karşısında elbirlik duruşumuzu kaybettiğimizi düşünüyorum.

Beyaz ya da mavi yakalı, köylü, çiftçi, hayvancı, turizmci..hep beraber bir ulusu oluşturuyoruz.

Son yıllarda sadece kendimizi kurtarmayı düşünür hale geldik. Kimse kimseyi reel olarak umursamıyor. İşsizi koruyan sosyal güvenlik ağı için zamanında çalışmış olsaydık, herkes sağlık sigortasından bilabedel faydalanabilseydi, yaşadığımız yerlere devlet fabrikalar açmış olsaydı sorunlar bu kadar büyür müydü?

O işsiz kalan insanların evlatlarını bir düşünmeli.
Onları her gün karşımızda görüyoruz.

Kimisi okulu bırakacak, kimisi yağmurdan kaçarken doluya tutulacak: ya erkenden evlenecek ya yapmayı hayal dahi etmeyeceği işlere burnunu sokacak.

Gençlik de çok bozuldu diyecek birileri.

Bunların ailesi yok mu diyecek...

Ya evdeki kadınlar, anneler?


Çok klişe ve doğru: aynı geminin içindeyiz.

Kurnazlıkla akıl birbirine karıştırılmaya başlandığından beri gemimiz yalpalıyor.

Kendini kurtarmak, bir filikaya göz koymak, onun için savaşmak akıl sanılıyor...

Oysa bu geminin batışını hızlandırmaktan başka bir işe yaramıyor.


Bazen gemi halimize gülüyormuş gibi geliyor.
Öfkesini ise düşünmek bile istemiyorum.

18 Kasım 2008 Salı

:)

Ay, ben dizimi buldum.

Hayır, ihtiyacım mı vardı sanki ama buldum.

O kad-dar dizi var tv'de benim izlediğim bi tanecik dizi yok idi. Gilmore Girls biteli 2 yıl oldu, Prizın Brek'ten soğuyalı çoook oldu, Lost'u puzzle babında izliyoruz, Avrasya Tv ve Skytürk arasında gidip gelirken nihayet yav...Uğur Yücel geldi, yine beni benden aldı.:)

Gerçekten hayranım kendisine. Şuraya yazmazsam olmaz, o derece.

Alacakaranlık'ta komiser, Hırsız Polis'te hırsız, bak şimdi de hafif serseri, ketenpereci (ay İnşallah bilmediğim ayıp bi anlamı yoktur bu lafın) ama merhametli Dayı ve de eski sevgili rolünde.

Sevdim.:)

şeyler

Güne uyandım ki kış gelmiş. Hava kapalı, yağmur ve de kışın değişmezi: soğuk. Geçen sene siyah beyaz çok şeker bir bere almıştım, onu arayıp bulmalı. Bir de kaşkolum var ki onu aldığımda kardeşim bile şaşırdı" Ama abla sen" dedi. Alacağım deyince de sustu. Onu arayıp bulmalı. Malum taşındık, ne nerede bilmiyorum.
Kaşkol şaşırttı ailedekileri çünkü gösterişsiz bir giyim tarzım var benim. Oysa o krem rengi örgü kaşkolun her tarafından ponponlar fışkırıyor, o kadar cıvıltılı ki. :) Görür görmez aşık oldum.
Beni en mutlu eden şeylerden biri bu aslında. Bazen vitrinde bir bluz görürüm ya da, çanta ...bir şey işte. Aşık olurum. Beni yakından tanıyanlar da derler ki aaa, bak o senin için yapılmış.
İşe yeni başladığım zamanlarda -19 yaşındayım, asgari ücretle çalışıyorum- bir saate aşık oldum.
Fakat benim için biraz pahalı, hemen alamayacağım.
Aslında spor bir şey, kahverengi ince bir kayışı var, kadranı ise şahane. Rakamlar kocaman yazılmış ve hepsi birbirinin içine girmiş, o kadar tatlı ki.
Ben her gün çocuk gibi vitrine bakıyorum.:)
Öyle güzel bir duygu ki.
Kısa bir süre sonra onu aldım, sanki tamamlandım.

Hemen alabilseydim belki onmu bu kadar sevmezdim, kimbilir.

Haydaaa, hava soğuktan nerelere geldim.

Uzun zamandır hayatın bu küçük mutlu yanlarından bihaberim açıkçası.
Sürekli önemli bir sorun oluyor halletmem gereken, halletmek için savaşmam gereken.

Kaşkolu hatırlamak iyi geldi.

Bu da böyle bir yazı olsun mu?

17 Kasım 2008 Pazartesi

ben sevmiyorum kasvet...( ya da biraz da gülelim köşesi)



Blogun işlevleri

Hayat yemek yemek, su içmek ve sıcak bir yatakta yatmak kadar önemli bir ihtiyacı daha barındırıyor içinde.
Güven.
TDK güven kelimesinin anlmını şöyle deyivermiş:

güven
isim

1 . Korku, çekinme ve kuşku duymadan inanma ve bağlanma duygusu, itimat:
"Dediklerimin gerçekliği bozmadığına güvenim var."- N. Uygur.
2 . Yüreklilik, cesaret.


(Vayyy...örnek cümle de başka dertlere ilaç gibi oturmuş oraya ya neyse...)

Sabah sabah güven kelimesini TDK'ya sordurtan şey ne derseniz, aklımın arkalarında, önlerinde gezinen hayal kırıklıkları bir de evet...kendimi güvende hissetmemem...

Pek sevgili arkadaşlarım içinde bir arkadaşım vardı ki onunla ilgili yaşadıklarım güvenin nasıl da boşa çıkabileceğini bana öğretti.

İlk hatası hayalime hep şu sahneyi düşürdü:

Bir çamur deryasına batmaktayım, karanlık, onu görüyorum elimi uzatıyorum o öylece duruyor.
Gitmiyor.
Duruyor.
Düşünüyor, karar vermeye çalışıyor.
Ama duruyor.

O sahnede içimde sadece iki duygu var, hızla birbirini takip ediyor:
A aaaaa...(Şaşkınlık, hayret, inanmazlık)sonrasındaysa... s...git...


İste öyle ister böyle...git ...

Durmak önemli, bunu anlıyorum.
Durabiliyorsan, karar vermen zaman alıyorsa boşunadır öteki laflar.

Bak mesela blog pat diye bir anı canlandı gözümde.

Çocuğum, halamlardayız bir gece vakti, elektrikler kesildi. Pek de eğleniyorduk, tüh.

Gaz lambası yakıldı, herkesin etrafına toplanıp oturduğu masanın ortasına yerleştirildi.

Biraz sonra, lambanın fitili gaz haznesinin içine düşüverdi.

Herkesin gözleri hayret ve korkuyla büyümüşken -anında patlarmış gaz, alev alırmış- babam lambanın şişesini yerinden çıkardı çıplak elini kaynar durumdaki metal ağza kapadı.

Fitilin alevi havayla teması kesilir kesilmez söndü.

Babamın eli yandı.

Hatta o metal ağzın izi olduğu gibi eline çıktı.

Ama o bütün bir gece gıkını çıkarmadan avucu açık bir şekilde oturup, neşeli şeyler anlatmaya devam etti.

Ben O'na aşık oldum.


Duruyorsan korkaksın.

Karar vermen zaman alıyorsa gerçekten sevmiyorsun.

Kendini kabullen ve hayatının neden bu kadar boktan durumda olduğunu anla.

Eğer okuyorsan bir de benden duy istedim.

Yoksa sen de biliyorsun neyin ne olduğunu...

Beni sorarsan sevgili dost:

Benden daha iyi biliyorsun:
Ben durmazdım.

Hiç o kadar "akıllı" olmadım.

12 Kasım 2008 Çarşamba

protest yemek

"Yemekteyiz" programını protesto ediyorum.

Bu kadarcık...

Not:
Bir gün bize gelir de yaptığım bir yemeği beğenmezseniz bunu benimle paylaşmanıza gerek yok.
Cidden...:)
Bu sır sizinle birlikte yaşayabilir hiç mahsuru yok bence.

Mersi...

:)))

***

Açıklama:
Yazasım yok idi.

Güncel:
Hala da yok sayılır.

Durum:
Yaz, kurtul.


Uzun zamandan sonra sayfama döndüğümde kendimi herşeye yabancılaşmış hissettim.
Bu gri sayfa benim mi idi? Yazıyor mu idim? Ne yazıyordum peki? Enerjik kızın enerjisi süzülmüş...Durulmuş...ama pelteleşmesine de izin verilmemeli değil mi sevgili okur?

Yok yok...o enerji beni yordu. Yorması uzun sürdü, hemencecik olmadı yani. Bi sakin ol dedi bünyem o yerinde duramayan hareketliliğe.

Ben şimdi bunları yazdım ya...
Okuyan anlar mı beni?

Aslında yakınlarda bir yerde gülen insanlar olsa...hani aralarında neşeli ve geçmişe dair bişeyler anlatıp, gülüşüyor olsalar hiç durmam aralarına girerim. anlarım anlamam o ayrı ama birlikte gülerim.

ya da sek sek oynayan iki kız çocuğu görsem mesela...hanım hanımcık olmasalar...sokağa aşık olsalar mesela...hayatı sek sek oynamak için yaşıyor olsalar mesela...onlara da sorarım evet: Ben de oynayabilir miyim?

Ya da bağıran çağıran insanlar görsem...bir şeylerden sıkılmış olsa onlar da...sıkıldıklarını, bıktıklarını haykırıyor olsalar...talep etseler gırtlaklarından çıkan sesle...onların arasına da katılırım sanki...


sanki...

emin değilim...

kendime:
sakin ol çocukum...

Hiç birşeyden emin olmak zorunda değilsin.

Selam,

Döndüm ben...:)

13 Ekim 2008 Pazartesi

x y'ye giderken= bir varmış bir yokmuş

Bu yazı tamamlanmadı. İçten geldiği gibi yazıldı. Dünyaya bakışı onlar ve biz diye ikiye ayırdı .Valla bence iyi de yaptı. Benliğimize benliğimize yapılan kavram saldırılarına, cılız bir tepki kendisi.

empati= halden anlamak
ay bu nasıl sinir bozucu geliyor bana.
Başka işin yok mu da kendini al, karşındakinin yerine koy.
Uğraşma hiç, halden anla yeter.
O haller hepimiz için.


sempatik= cana yakın
Çokkk sempatikkk...Yani? Güler yüzlü, cana yakın, temiz, içten, hani al da içine sok derler ya öyle... Bu tariflerin hepsi sempatik kelimesinden daha açıklayıcı sanırsam.


criminal= kader mahkumu (cinsel suçlar hariç) (yandaki parantez içi kendi yorumum)
ha bir de criminal var şimdi.
Ben bunların polislerine, yargıçlarına filan bakıyorum...hiç birinin ağzından "geçmiş olsun" lafı çıkmıyor.
Üvey baba kıza sarkıntılık etmiş, gün gelmiş kız dayanamayıp babaya zarar vermiş. Kıza kiralık katil muamelesi yapıyorlar.
Sanırsın azılı terörist yavrucağız.
Biz o kıza kader mahkumu deriz, çok da iyi ederiz.

etik= ahlak (ki ikisi eşit midir, tartışılır)
etik davranmak...etiğe uygun...etik olarak...
Bunların hiçbiri bende bir duygu uyandırmıyor.
İyisi mi gece yatağa yatınca kalbime sormaya devam edeyim diyorum.
Vicdanıma...
Ne acımasız mahkemedir o, kılı kırk yarar.
kendimi bile harcar.
etikten sağlamdır yani.


ben= biz
sadece kendim için dua etmemeyi öğreten bi dolu şey yaşadım ben.
İstesem de ben diyemiyorum.
Öğrenirsem diye korkuyorum.

Yazı tamamlanmadı demiştim, doğru söylemişim...:)

12 Ekim 2008 Pazar

b.b.

Bezgin Bekir öyyyleee yatar.
Koltuğunun dibindeki sarmaşık onu sarar da aldırmaz.



Not:
Oturdum ben demin
rahat ferah bir yazı yazdım.
Yazının içinde Bezgin Bekir de vardı evet.

Sonra yazdığımı okudum.
Kendi bezginliğime yakıştıramadım yazının vıdı vıdısını.
Bi sus dedim kendime, gözler konuşsun...


10 Ekim 2008 Cuma

:^^'!)/*

Sinirliyim bugün blog.
Hırsımı senden alabilirim.
Bardak-çanak kırabilirim.
Tekme tokat girişebilirim.
Ağız dolusu küfredebilirim.
Taa ben senin diye başlayıp...alakasız bi yerden çıkabilirim...

Tam bu noktada nerden estiyse babamın eski tanıdıklarından birinin çılgın şiiri geldi aklıma.
Önce bir sakin deniz kıyısı hayal et sevgili blog ahalisi.
(Atalet hani benim kaçtığım Cennet var ya, olay orada geçiyor yani.)

Bizim kafadarlar içiyorlar, deniz kıyısında.
Muhabbet de süpper.

O küçük koyun ahalisinden biri ki kendisi bir İstanbul kaçkını o yıllarda, kendi şiirini okuyor babama:

Şiir şöyle bitiyor:
İstanbul, üstüme sıçrama...
Sıçrarsan eğer ağzına s....

Babam şok. Bu nasıl şiir.
Ama anlıyor, karşısındakinin canı çok yanık...

Bazen dev kahkahalarla bize okurdu bu şiiri.

Romantik bir yazı mı beklemiştin sevgili blog okuru?
Bugün bulamayacaksın...

Kendime:
Git, giyin, gülüşünü tak yüzüne, çık evden.

8 Ekim 2008 Çarşamba

acabalar diyarı

Bundan 20 yıl evvel ne zaman televizyonu açsam gümbür gümbür bir ses geliyordu ekrandan:
Konuşan Türkiye.

Artık susmayacağız, konuşacağız deniyordu.

Çok destekliyordum.

Kol kırılır yen içinde kalır olmayacaktı artık. Kol kırıldığında, bak amaaa kırıldı denilecekti.
Daha da ilerisinde neden kırıldı, nasıl kırıldı diye sorulacaktı...

Hatta her şey yolunda giderse bu sorulara cevap bile alabilecektik.

Ütopyam ise şuydu:
O kol bir daha kırılmayacaktı.

Ve her şey "konuşan Türkiye" ile başlayacaktı.

Öyle mi oldu peki?

Deprem oldu.
Yok, yani gerçekten deprem oldu.

Uzmanları dinledik.
Her biri farkli şeyler söylüyorlardı.

Şaşırdık.

Tek kanallı dünyamızda yoktu böyle bir şey çünkü.

Arada kaldık...
Kim doğru söylüyor?

Kendi aralarında yapmaları gereken tartışmaları oturma odamızda yapıyorlardı.

Fay hattı ne demek henüz öğrenmiştik.

Diğerlerini bir anda öğrenmek zorunda kaldık.
Sismoloji, deprem perdesi, kolon, kiriş, magnitüd...

Kendimize uygun Prof'lar seçtik.
Rahmetli Barka, Celal Şengör, Naci Görür,...gibi...

Deprem bahsi bu...

Peki ya özelleştirme?

Ben bu söyleme de çok inanmıştım.
O zamanlar çalıştığım kurum bir özelleşse ne şahane olacaktı.
Bu değerli kurum iyi yönetilecek, iyi kazanacak, insanlara daha iyi hizmet verecekti.

Özelleşmedi ama küçülmeye gitti.
Onunla beraber benzer pek çok kuruluş da.

Özelleşenler de oldu.

Artık bu şehrin çocuklarının çalışabileceği çok az işyeri var.

Bayilik prensibiyle çalışan işyerlerinde çalışabilirler evet.
Az bir ücretle, çok fazla mesaiyle.
Doğum izni- bayram harçlığı- ücretli izi hakları var mı? Bilmiyorum, belki vardır.
Ama benim çalıştığım kurumda bu saydıklarım benim doğal hakkımdı.

Bu da böyle...

Her konuda konuşuyor gazeteler, televizyonlar artık.

Hangisine inanacağız, doğru olan ne ben şaşırıyorum.

Karakol taşınmalı mı- taşınmamalı mı?

Ekonomik kriz Türkiyeyi nasıl etkiler?
(Hey Allahım biz ailecek 2001'de olanından çıkamadık hala)

Bu soruların cevabı bende ne arar?

Kaçımız bu konuda gerçekten işe yarar fikir sahibi olabiliriz?
Mümkün mü?

Ama dinliyorum, okuyorum.

Şunu yapmaya çalışıyorum:
Kendine önce konuyu bilen, geçmişini az-çok incelediğin, güvenilir birini bul.
Gazeteci-uzman-televizyoncu-akademisyen...

Dinle...Oku...İzle...
Sonra diğerlerine de bir bak...
Murakabe kalemin yok mu?
Tüh ama olmalı...ki fikirleri birbiriyle çatabilesin.

Ha bu arada, bu söylediğim neredeyse tam günlük iştir, savsaklama...

Savsaklama çünkü bu konuların hepsi bugününü ve yarınını belirliyor.

Hem çok fazla konuşan var, yetişmen lazım.

İmdat.

Dön başa.

Konuşuyoruz artık.

Toplumun geneline konuşanların, yazanların ne kadarı konuştuğu şey hakkında bilgi sahibi?

Ne kadarı iyi niyetli?

Ya da niyeti ne?

Konuşma yeteneği daha iyi olanın söyledikleri daha doğrudur diye bir yargıya varabilir miyiz?

Ya bu hataya farkına varmadan düşüyorsak?

Aklıma takılıyor bunlar...Bu acabalar...Paylaşmak istedim.

(Umarım hiç kimse bu yazıdan konuşmayalım ya da konuşulmasın dediğim sonucunu çıkarmaz.)

6 Ekim 2008 Pazartesi

***

Micheal Moore'un Sicko/hasta belgeselini izledim...
O gözde büyütülen Amerika'yı lime lime etti adam.
Yok ama öyle böyle diil.
parça pinçik.

Bir doktorun yükselebilmesi için %10'dan fazla sigortalı tedavi başvurusunu reddetmesi gerekiyormuş.
Kimi hastalar şişman kimileri zayıf olduğu için sigortalanmıyormuş.
Diyelim şanslı bir hastanın sigorta talebi karşılandı ve tedavi edildi. Derhal bir dedektif yollanıp hastanın 5 yıllık geçmişindeki tüm hastalıklar inceleniyormuş.
Ki ufacık unutulmuş bir açık- beyan eksikliği bulunsun ve sigorta harcanan parayı hastadan geri tahsil edebilsin.

Bir doktor mahkemeye başvurdu ve dedi ki: Suç işledim. Sigorta kapsamında olmaına rağmen bir hastanın tedavi isteğini reddettim. Çünkü 500.000 dolar tutuyordu. Bu sayede işimde yükseldim ve maaşım arttı.
Yine bir sigorta şirketinde çalışan genç bir kız ağlayarak itiraflarda bulundu.
Bir dedektif işi bırakmış, geçmişiyle hesaplaşmaya çalışıyordu.

Bahsedilen tüm sigorta şirketleri özel.
Çünkü Amerika'da devlet sağlık sigortası işine karışmıyormuş.
Bunu hatırlatmak isteyen olursa her sefer müthiş bir komünizm geliyor propagandasıyla herkesi susturuyorlarmış.

Çok ilginç bitti belgesel:
11 Eylül enkazında gönüllü çalışan ve solunum sorunları yaşayan bir kaç kişiyi Küba'ya götürdü Moore.
Bu insanlar tedavi masraflarını kendileri karşılayamayacak kadar yoksul ve devlet yardım etmiyor.
Hiç karşılıksız tedavi oldular.
Doktorlara sarılıp ağladılar.

Küba'lı itfaiyeciler onları ağırladı daha sonra.
Saygı duruşunda bulundular ve dediler ki: "Biz kardeşiz, keşke size o gün yardım edebilseydik."

Bu sefer Amerikalı kardeşler itfaiyecilere sarıldılar.
Yüzlerinde gerçeği keşfetmenin acısı ve sevinciyle.

Çok etkilendim.

Kuzular

Bayram çok güzel geçti.
Umutum ve arkadaşları beni kendilerine hayran bıraktılar.
Şiir yazanlar, deli gibi kitap okuyanlar, film çeken gencecik çocuklar.
İçleri pırlanta, merhametli, akıllı, gerçekten işe yarar bir şeyler yapmaya çalışıyor hepsi.
Bu bahsettiğim grubun yaşı azıcık büyük.
Hem para kazanmaya, hayata tutunmaya çalışıyorlar hem de çölü ormana çevirmeye.
Gurur duydum, mutlu oldum...

Sonra malum...
Karakol baskını...
İçim acıdı...Allahtan sabırlar diliyorum hepimize...

Alakasız gelmesin...
Çok fazla yabancı kanal, dizi, film izliyorum ben.
Bizim çocuklarımızdaki o kalbe bakıyorum, bir de diğerlerine.
Maddi rahatlığın battığı, zarar vererek eğlenen gençler görüyorum genellikle o filmlerde.
Genelleme yapmak yanlış evet.
Ama var böyle bir şey.

İçleri temiz bizimkilerin.
Ülkemizin yaşadıklarına bakıyorum, çocuklara bakıyorum, durmadan dua ediyorum.
Hepsinin bahtı açık olsun İnşallah.
Keşke bizim nesil onlara sadece hayallerinin peşinden gidebilecek şartlar bıraksaydı.
Yapamadık.

Bu günden sonra sırf bu amaçla yaşasa insan mesela...ne kadar da yaşamaya değer bir hayatımız olurdu değil mi?

3 Ekim 2008 Cuma

sorular

Benim için pek çok duygunun bir anda yaşandığı bir Bayram oldu bu.
Güzeldi, gerçekten.:)
Yıllardır gidilmeyen kayınvalideye bile gidildi.
Ahhhh...keşke bu konuda azıcık yazıp rahatlayabilsem. Ama yapamam ki.
Hoş olmaz.:P

Bütün bir akşam boyunca muhabbete katılmaya çalışıp, yüzümde gülümsemeyle soruları cevaplarken düşünüp durdum.
Neden epeydir görüşemediğimizi bir kez daha anladım.
Bunu anlamamın hiç bir faydasının olmayacağını da anladım.
Kendime baktım, kendimi dinledim ve evet biraz da kendime üzüldüm.

Benim onlarla yaşadığım sorunları, ailenin bir torunu kendi eşinin ailesiyle yaşıyormuş.
Onların nasıl yırtıcı bir tavır aldıklarını gördüm...yine üzüldüm.
Yazık sana yavrum, böyle yapmak gerekiyormuş demek dedim kendime.
Yırtıcı davranmadığın için anlaşılmamışsın hiç...
Onlardan sıcak ve samimi bir sevgi beklediğin için.
Halbuki bunu asla alamayacaksın.

Eskiden daha kolaydı, çok kendine güvenli, kimseye eyvallah etmeyen biriydim çünkü.
Hayat hakikaten yumuşattı beni. Alttan alıyorum, sakin düşünüyorum, hemen cevap vermiyorum, kırmamaya çalışıyorum, başımı öne eğip, olsun ne var bunda canım diyorum...

Bildim bileli çevremdeki herkes böyle biri olmamı istiyordu.
Oldum mu ne?

Bütün bunları benden bekleyenler gerçek beni özlemiyorlar mı hakikaten?
En çok bunu merak ediyorum.

"Freud diye bir şey yok" diyor ya şair...
Değiştireyim ben bunu kendimce:
Aslında "diğerleri" diye bir şey yok

Bunu farketmek iyi bir başlangıç noktası olabilir mi ki?

29 Eylül 2008 Pazartesi

Bayram

Ben sizleri çok seviyorum...
Neşemi, hüznümü, ümitlerimi sizinle paylaşmayı...
Birbirimizin nazını çekmeyi...
Şakaları, kahkahaları...

Hepinize iyi Bayramlar diliyorum...
İnşallah bütün Bayramlarımız sevdiklerimizle, mutlulukla, sağlıkla, bol ve temiz kazançla, insan sevgisiyle, saygısıyla geçer...

İyi Bayramlar...:)

24 Eylül 2008 Çarşamba

şşşt...kendini dinle...o sana söyler...

http://img230.imageshack.us/img230/3089/susvz9.jpg

"Susmak için fazla güzelsin..."

Yok...bu laf kendime değil...resimdeki fıstığa...:)

*Hiç yazasım yok son günlerde...blogları geziyorum ama...

*Rengarenk iplerden "bişeyler" örmeye başladım yine...

bakalım neye benzeyecek?

*Bu sayfayı her açtığımda aynı yazıyı görmek canımı sıkıyor.

iyisi mi bu yukarıdaki fıstığı görelim...

deyip gittim...:)


21 Eylül 2008 Pazar

zıpla oradan oraya

Ya yine bir kitap var elimde. Yıllardır okumak istiyordum da olamadıydı.
Çok basit ve de yerinde bir soruyla cebelleşiyor. Uygarlık denen şey neden tüm kültürlerde ve coğrafyalarda aynı anda gelişmedi?

Öncelikle benim ilk cevabım:
Hay senin uygarlığının ta içine.
şeklinde.
Önleyemiyorum iç sesim devam ediyor.
Bu dünya sadece insana ait, geri kalanlar onun hizmetinde, e peki ben bundan en üst düzeyde nasıl faydalanırım? diye düşün dur.
Diğer canlıların senin hizmetine nasıl gireceği düşüncesi seni kesmesin, senden aşağıda ve aptal olduğunu düşündüğün toplumları da ez geç.
Sömürgeleştir, öldür, üzerinde deney yap, kendine hizmet ettir, cart curt.
Hangi uygarlık, nasıl uygarlık be bu?

Uygarlık ve teknoloji dendiğinde benim aklıma uçak-gemi,telefondan önce
çok düzenli örgütlenmelere gitmiş ve insanı bireyleştirdiğini iddia ederek insanı diğerlerinin tıpkı aynısı bir kopyaya çeviren sistemler geliyor.
Ortalama milli gelir, kilometrekareye düşen kişi sayısı, ortalama ömür, normal değerler, normal davranışlar....herkesi aritmetik bir ortalamaya dahil etmek için kıçını yırtıyor.

Sıkıcı...
Valla sıkıcı.
En hafif kelimeyle sıkıcı.
Ama saldırgan da aynı zamanda.
Ortalamanın dışında olma hakkın yok.

İşte böyle anlarda gayetle alakasızca mesela Aysel Gürel'i seviveriyorum ben.
Yıldız Tilbe'yi...
Arada bir yaşadığı yerden inip biriktirdiği şarkıları söyleyip tekrar giden Murat Kekilli'yi.

Ya da kendi şehrimden örnek:
Tam merkezde birkaç katlı bir apartmanın üzerinde, çatı katında bir kuş evi vardı.
Bir gün nedense kafamı gökyüzüne çevirmiştim ve görüvermiştim.
Hayran olmuştum.
Ne bu, ne bu diye sormuştum.
Bir aşk hikayesi dedilerdi.
Adam aşık olur.
Kızla kavuşamaz.
Çatı katına tamamen ahşap bir kat yapar.Oralara buralara uzantıları vardır yapının. Merdivenler iner çıkar bi dolu yerlere.
Orada kuşlarla yaşar.

Doğru değilse bile...ki öyle görünüyor...yani doğru görünüyor...saygı duyulası bir hikaye...

Bir de küçük ara sokaklardan birinde ilerlerken...
ki o sokaklarda temeli tevazuya dayalı minik müstakil evler vardır. Hepsi dipdibe, sokaklar eğri büğrüdür, cetvelle çizilmemiştir.
Şükür ki henüz onları kimse düzenlememiştir.

Bu evler doğruca sokağa açılır.
İşte o evlerden birininden çiçekler fışkırdığını görürsünüz.
Önünde yağ tenekelerinden, saksılardan çiçekler size el eder.
Çok çiçektir.
Ahanda! orada bir insan yaşıyor diye bağırır içiniz...

Ben o eve hayranım.
Ben o kuş evine de hayranım.

Sitelerinize sizin (ve benim)...ne diyeyim...kendinizi hapsetmişsiniz...benim diyecek birşeyim yok.
Site yönetim toplantıları, aidatlar, aynı ayar yanan kombiler, oturulmayan odanın peteğini kısıver.filan filan filan...

Öyle işte...

Tam şu anda içimdeki yazma isteği gidiverdi.
Yazının kalanını sahte bir heyecanla yazacak değilim.
Bitti, bu kadar söyleyeceklerim...:)

20 Eylül 2008 Cumartesi

fobik şey

Yeni evlenmiştik. Kısa bir tatil için Ahmet'in yeni işe başladığı bankanın kampına gitmeye karar verdik.
Ben öyle toplu halde, bir düzen içinde yapılan tatile pek alışık değilim.
Şımarıklık falan değil nedeni sadece o zamana kadar hep şu şiarla yaşamışız:
Tahditli-tehditli işe gelemem.:)

Bu babamın lafıdır ve sırf bu nedenle taaa Mart ayında Bandırma'nın karşı kıyılarına gider, kocca bir gazino- restoran arazisi kiralardı.
Öyle lüks filan bir şey değil. Zaten o yıllardaki her şey bugünkü lüks kavramına çok uzak.:)
Ne ise o hem patronluğu yapar, hem biz şen çocuklar olarak koca yaz eğleniriz.
Eğlenirdik.

Dolayısıyla kamp fikri ilk etapta bana yabancı da gelse biz yollara düştük.

Kamp Yalova'da.
İçeri girdik, önce size yemek ikram edelim dediler.
Büyük bir salona geçtik.
Deniz kıyısında bir masaya oturduk.
Sizin yeriniz burası deyip arkalarda bir masa verdiler bize.
İyi de salon boş. Bomboş.
Tuhaf geldi ama aldırmadık.:)

Herneyse kalacağımız yeri gösterdiler.
Küçük bungalov tipi evler.
Fakat bize işe henüz başlamış tıfıl insanlar olarak geçen seneden beri temizlenmemiş bir ev düştü.:)
İçeri girdik.
Her yer örümcek ağı.

Benim gözler kocaman oldu.
Ahmet ben giremem buraya, dedim.

O da tüm cevvalliği ile dur ben şimdi temizlerim dedi.

Önce dışarı bir şezlong çıkardı.
Bir de gazoz açtı.
Ben de kitabımı aldım, oturdum.

Bir müddet sonra yanına gittim.
Korkuyla sordum:
"Ya burda karaböcek de varsa?"
Nasıl aşağılayıcı, ciddi, sinirli bir bakış attı anlatamam. :))))
"Gerçekten bilmiyor musun?" dedi.
"Neyi?"
"Örümcek olan yerde karaböcek olmaz ki " dedi.
Zankkkk...
"Öyle miymiş? E ben bunu niye bilmiyorum? Ama O öyle söylüyorsa öyledir herhalde. Baksana nasıl sinirlendi ve ciddi" dedim kendime.

O gece de rahat rahat uyudum.
Ertesi gün kamptakilere teşekkür edip derhal oradan ayrıldık.
ver elini aslanım Erdek.:)
10 gün kalmayız- 3 gün kalırız, canımızın istediği gibi yaşarız.:)

Bu karaböcek-örümcek eşleşmesinin gayetle mümkün olduğunu da yıllar sonra farkettim.
Salaklık mı? Öyleyse öyle. Ne farkeder? Zekanın kime faydası dokunmuş diye şuraya bir felsefe attırırım çözene kadar iflahımız kesilir.:)))

Hayır salaklık değil.
İnanma isteği.
:)
O geceyi rahat geçirme yolu.
Kaçış.
Ne derseniz deyin.

Hımmm...
Şimdi söyleyin bakalım:
İki kertenkelenin aynı kertenkele olma olasılığı % kaç?

19 Eylül 2008 Cuma

Yavrukuşum burası benim evim ama bahçene dönsene sen...

Geçen akşamüstü yemek yapmak amacıyla mutfağa girdim.

Lavaboya bir hamle:
Üllen o da nessi, karşımda bişi benimle birlikte hamle etti.
Ne ki o?
Saniyelik bir bakış:
Kertenkeleeeeeee...
Ciyakkkk
içeri kaçış.

-Alo Ahmet... (Burası yavru kedi sesiyle)
Ya bişi söyliycem, mutfakta kertenkele var.

-Nası kertenkele?

-Baya kertenkele, nasıl olacak, gi,remem ben mutfağa.

-Ha ha haaa...gelemem ki şimdi ben, bekle gelince yakalarım.

-Gider ama o.

-Gitmez, bulurum ben.


Mutfak kapısını kapa, altına kilim sıkıştır, tamam...
Bu akşam yine açız çocuklarım...:)

Akşam eve gelince Ahmet birkaç dakikalığına mutfağa girdi ve dedi ki:
"Tamam yakaladım.
Ama öldürmek zorunda kaldım."
Ben de önce tüh yaaa deyip
"Ama evde olmazdı ki zaten" dedim.

Bugün...
Kurabiye canavarı halinde kurabiye üretimindeyim.
İkinci bir çeşit hazırlarken elimi tepsiye uzattım.
Ciyakkkkk.
Üstünde yine o!

Tepsiyi fırlat, Ahmete küfret, içeri koş.

Telefona sarıl.

"Neden yalan söylüyosun, öldürmemişsin işte."
"Neyi?"
Kertenkeleyiiiiiiiiiiii...."
"Öldürdüm ki."
"Yalançıııı. İçerideki ne o zaman."
Yine aynı kahkaha:
"Ha ha haaaa...geliyorum bekle."

Allahtan bu sefer Umut ve arkadaşı Turaç da evdeler.
"Çabuk bakın şuna çocuklar. Yakaldıysa kertenkeleyi görün, bana rapor verin. Yoksa kurabiye yok."

Yakalanmış...

Ya başka da varsa...

bu yazıyı kendime yazdım

kelimelerin ağızdan, kalpten, gönülden, akıldan, beyinden her neredense nereden bıçak gibi kurşun gibi çiçek gibi döküldüğü şiirlere bayılıyorum.

Kendime öneri:
Bir kelime yaz.
ilk aklına geleni.
sonra ardarda sırala.
aklına gelenleri.

kendi şiirini yazmış olacaksın.
anlamadı mı okuyan?

sen anladın mı ki...

Anlamak
çok abartılı bazen...debdebeli...şaşaalı...süslü püslü... ki
aslında anlaşılmadığını anlama diye.

Gerçekten anlarsan eğer bir bakış yeter.
kendini parçalama demem bundan yani.

İspiyon:
İlk cümleyi bana ah muhsin ünlü okumak yazdırttı.

İtiraf:
Pişman değilim.

Daha bir ilerisi:
Gayetle de mutluyum.

15 Eylül 2008 Pazartesi

Eğlence, deney, tecrübe mekanı olarak mutfak :)

Üzüm var dolapta.
Yenmedi de bir türlü. N'apmalı?
Hoşaf tabi, ne yapacaksın?

Şimdi önce:
Bana bir haller oldu.
Hepi topu 40 yaşındayım.
Tamam tamam 41.
Hayret bişi...cık cık cık...

Ama bir gelenek merakı, bir görenek aşkı peyda oldu bende ki anlatılabilemez...
Sevviyorum uleynnn...
var mı diyeceği olan?

Hoşafla alakası ne diyen var mı?
Aaaa...hemen yazayım...

Bir pelte olsun, bir hoşaf olsun efendime söyleyeyim bir zerde olsun...ben bunlara taktım son zamanlarda.
Hani hafiften unutulmaya başlanmış olan bu lezzetlerle yeniden tanışıyorum.

Bakın mesela pelte:
Ama limonlu pelte.

Bu ne enfes, ne hafif tatlıdır böyle...
Ekşidir ama ağzını dilini büzüştürmez
tatlıdır amma içini baymaz.

Deneyin n'olur.
İsteyene tarif veririm.
Bu tattan mahrum kalmasın kimse...

Şimdi sırada kızamık şekerli muhallebi var.
Ama beni aştı.
Anneme müracaat edeceğim bu konuda.

Hele o balkonlardaki ipe dizili biberler, bamyalar, patlıcanlar var ya...
Allahım ne güzellik.
Herbiri gözüme mücevher gibi görünüyor.

Hepsinin içinde sebzeden öte şeyler var.

Emek,
gelecek kaygısı,
tedbir,
sevdiklerle birlikte yemek yemek için umutlar...

Bir sıra biber dizsenize bir ipe...
Onu her gördüğünüzde içiniz ısınacak, inanın...:)

Yazan:
Bugünkü ruh haline istinaden
Sevgi böcüü

Sürprizzzz...:)




Nedenini sormayın.
Bugün size bir hediyem var.
Aşağıdaki pakette...

İçinden ne dilerseniz o çıksın umarım...

Sizi seviyorum ben dostlar...:)



13 Eylül 2008 Cumartesi

Lütfen bu yazıya tahammül edin arkadaşlar. :)

Yanlış bir şey söylemeye çekinerek yazıyorum bu yazıyı.
Biraz kıra döke.
Hatam olursa şimdiden affedin.

Ama çocukluğumdan beri kafamı meşgul eden şeyler var.

Su almaya gittiğim yaz akşamlarında önüme bir elektrik direği çıkardı bazen. Nedense aklıma gelirdi: Sağından mı geçeyim, solundan mı geçeyim?

Bazen öylece kalırdım direğin karşısında.

Delice mi?
Farketmez.
Orada durur ve hissederdim.

Direğin sağından ya da solundan geçmek çok farklı şeyler.
Birini seçtiğimde belki ayağım bir taşa takılacak düşeceğim, ayağımı inciteceğim ya da bir karınca yuvasına zarar vereceğim ve dünya eskisinden daha farklı bir hal alacak.

Yıllar geçtikçe atomun iç yapısını anlatan dersler gördüm.
Basitçe...nötronlar, protonlar...fiziği de çok sevdim diyemem ama
bence en önemli kısma aklım takılı kaldı.

Büyük sonsuzluk diye bir şey vardı. ev, sokak, mahalle, semt, şehir, il, bölge, ülke, kıta, gezegen, güneş sistemi, galaksi... diye gidiyordu.

Ama bir de küçük sonsuzluk vardı.
Atoma gelip dayanmıştı iş, ondaki nötron ve protonlara.
Tamam da, onların içinde ne vardı?

Bugünlerde yapılan deneyle benim çocukça merakımın nasıl benzeştiğini farkettiniz mi?

Tuhaf.

Gece yine Ceviz Kabuğu'nu izledim.
Gediz Akdeniz isminde Bir fizik bilimadamı konuk idi.

Hep şu noktayı farkettirmeye çalıştı:

Bu batının deneyidir.

Deneyden ziyade deneyi gerçekleştirmek için ulaştıkları teknoloji yüksek teknolojidir.

Peki bu milyar dolarlar harcanan yüksek teknoloji ne için kullanılacak?

Öncelikle bugün bizim de neredeyse tamamen kabul ettiğimiz "bilimsel doğrular" temelinde batının önermelerini içeriyor.

Bunların doğruluğunu ispatlamaya çalışıyorlar.

Peki "biz" bunun karşılığında ne yapacağız?

Biz yani İslam alemi, tüm doğu felsefesi taraftarları.


Karşılık derken yanlış anlamadıysam karşıtı kastetmiyor:

Bu teknoloji bir gün bize karşı kullanılırsa ne yapacağız?
Kendimizi korumamızın yolu kendi sistemimizle düşünmeye ve yol almaya başlamak olmalı diyor.

Yanlış sorular değil bunlar bence.

Çünkü Batı ve Doğu herşeyiyle farklı birbirinden.

Çok basit gelecek belki ama biraz hatırlayın.

Biz yerde yemek yerdik, onlar masada, biz yerde yatardık onlar yatakta.
N'olur korkmadan ve kendinizi engellemeden, ha bir de batılı eğitim sisteminin ürünleri olduğumuzu unutmadan düşünün.:)

Az kaldı bitiyor, birazcık daha tahammül eder misiniz?

Bilimsel düşüncede de iki farklı yöntem var.
Bu batılı yöntem ve Vikipedi'den aldım:

Tümevarım

Karmaşık sistem teorisinin ardında yatan yaklaşımı felsefe, özellikle de bilim felsefesi açısından inceleyecek olursak, ortaya ilginç bir olgu çıkıyor. Aslında bugün pozitif bilim olarak nitelendirdiğimiz şey, batı uygarlığının ve düşünüş biçiminin bir ürünüdür. Bu yaklaşımın en belirgin özelliği, analitik oluşu yani parçadan tüme yönelmesi (tümevarım).

Genelde karmaşık problemleri çözmede kullanılan ve bazen çok iyi sonuçlar veren bu yöntem gereğince, önce problem parçalanıyor ve ortaya çıkan daha basit alt problemler inceleniyor. Sonra, bu alt problemlerin çözümleri birleştirilerek, tüm problemin çözümü oluşturuluyor. Ancak bu yaklaşım görmezden gelerek ihmal ettiği parçalar arasındaki ilişkilerdir. Böyle bir sistem parçalandığında, bu ilişkiler yok oluyor ve parçaların tek tek çözümlerinin toplamı, asıl sistemin davranışını vermekten çok uzak olabiliyor.

Bu doğunun yöntemi ve Vikipedi'den:
Tümden gelim
Kesin sonuç veren akıl yürütmeye çıkarım, tümdengelim (dedüksiyon) denir. Bu yönteme göre, doğanın araştırılması önce gözlemlerden genel prensiplerin çıkarılması (tümevarım) ve daha sonra genel prensiplere dayanarak gözlemlerin açıklanması (tümdengelim) aşamalarını içermektedir.

Tümdengelim; tümelden tikeli ve genelden özeli çıkaran uslamlama yöntemidir. Tümdengelim, doğru olan ya da doğru olduğu sanılan önermelerden zorunlu olarak çıkan yeni önermeler türetir. Öncüller doğruysa sonuç da mantıksal bir zorunlulukla doğrudur.

Zihnin kanunlardan, kurallara örneklere, olaylara inerek yeni bir yargıda bulunmasıdır. Tümevarımın tersine, genel ilkelerden özel durumlara inen bir akıl yürütme şeklidir. Burada herhangi bir genelleme (kanun, kural) ele alınır, sonra bundan yola çıkarak özele (olaya, örneğe) inilerek, yeni bir yargıya varılır.

Tümdengelim, bir ya da birden çok öncülden mantık kanunlarına göre, bir sonuçlama (netice) ispatlayış ya da çıkarsayış işlemidir.

Tümdengelimle varılan bir sonuç, bir önermeler zinciridir ki, burada, önermelerin mantık kanunlarıyla doğrudan doğruya çıkarılan bir öncül ya da bir önermedir. Tümdengelimle varılan bir sonuçlamada, neticeler öncüllerde saklıdır, mantıksal analiz metotlarıyle çıkarsanmaları icap eder. Tümdengelimin temelinde “bütün için doğru olan, parçaları için de doğrudur” ilkesi yatar.


Farkettiniz mi tümdengelimin tümevarım'a olan üstünlüğünü? Batıda küçükleri görmezden gelebiliyorsun, bizim düşünce sistemindeyse sana "Sen kimsin de Allah'ın yarattığını görmezden geliyorsun?" deniliyor.

Ve şu noktaya ulaşılır:
Kaos teoremi:


Kaos ya da karmaşıklık teorisi ise, bu anlamda bir Doğu-Batı sentezi olarak görülebilir. Çok yakın zamana kadar pozitif bilimlerin ilgilendiği alanlar doğrusallığın geçerli olduğu, daha doğrusu çok büyük hatalara yol açmadan varsayılabildiği alanlardır.





Yani, neydi, hatırlayın?

Çin'de bir kelebek kanatlarını öyle bir çırpar ki bu Afrika'da bir fırtınaya yol açabilir.
Ne olacağını kestiremezsin.

Bu müthiş mutluluk veren bir düşünce değil mi?
Cesaret, umut, inanç vermiyor mu size de?

Bildiğimiz bir örnek mesela:
Yedi düvelin saldırdığı Anadolu'dan kestirilemeyen, tahmin edilemeyen bir adam çıkıyor:
Mustafa Kemal.
Lider oluyor ve kestirilemeyen gerçekleşiyor.
Kazandık. :)


İşte Türk bilimadamı Gediz Akdeniz'de şunu anlatmaya çalıştı:

Batı dünyası kestirilemezliği işin içinden çıkarmak istiyor.
Bu da insanı işin içinden çıkarmak gerek demek anlamına geliyor.
Çünkü insan mühim.
Ve ne yapacağı kestirilemez.
Cyborglar oluşturmaya çalışıyorlar.
Bu yüksek teknoloji bu amaçla kullanılabilir.

Ortadoğu'da da yapmaya çalıştıkları bu, diyor.
Çünkü orası onlara göre farklı insanların bulunduğu bir zenginlik kaynağı diyor.
Petrol değil zenginlik.
İnsanların hayata farklı bakış açısı, kültürleri.
Ve onların kestirilemez davranışlarını işin içinden çıkarmak istiyorlar diyor.

Birden tuhaf bir şekilde herşeye farklı bakmaya başladım.

Kızılderililerden ne istemişlerdi?
Aborjinlerden?

Onur, şeref, dürüstlük üzerine kurulu hayatları olan Kafkas halklarından ne istiyorlar?
Ya bizlerden?
Neden atom bombasını Japonya yedi tepesine?

Aklım karıştı dostlar.
Ve bu galiba iyi bir şey.

12 Eylül 2008 Cuma

Halide ve ben

Uzun saçlı, incecik bir kız çocuğu düşünün.
İşte o Halide.
Yaşımız 12-13.

O zamanki evimize yeni taşınmışız.
Ben çok cadıyım. Aslında oğlan çocuğu olarak doğmalıymışım da son anda bir karışıklık olmuş kadar sokağa düşkünüm.
Sokağa aşığım.

Her tür oyun 9 kiremit, seksek, istop...yetmez...kendi uydurduklarımız...mesela hamamdolu...(İki gruba ayrılıp topluca oynanan bir tür saklambaç.)

Halide bir Hanım ama.
Bir köşeye oturuyor, biz deli gibi bağıra çağıra, küse barışa oynarken çıt çıt çekirdek çitliyor.

Apartmanlarımız karşılıklı sayılır ve sokaktaki neredeyse tüm evleri inşaa eden müteahhit onun babası.

Bizim evin en alt katındaki dairenin camları henüz takılmamış. Ben de diğer oğlan çocuklarıyla :))) birlikte pencere pervazlarına tutunup sallanıyorum bazen.
Çok zevkli bu oyun.:)

Halide Hanım terasa çıkıyor, bağırıyor:
"Sallanmayın orda. Babamın o ev. Kıracaksınız pencereleri."

Hep beraber cevap veriyoruz:
"Sana ne? Babanınsa babanın. Ohhh bak ne güzel sallanıyoruz."

Hadi bakalım daha bir şevkle, bir ileri bir geri...


Bazen de biz aşağıda oynarken şaka yapası tutuyor küçük hanımın.
Bir kova su doldurup terastan aşağı, üstümüze döküyor suyu.
Sonra da sakince gülüyor ve içeri gidiyor.

O kadar muzip ve tatlı ki hiçbirimizin aklına küsmek gelmiyor.

Sonra azıcık daha büyüyoruz:
Artık bisikletlerimiz var.

Her akşamüstü galiba 4-5 aynı yaştaki genç kız gezintiye çıkıyoruz.
Önce Emin Abi'den hamburger.

Bu enfes birşeydir.
Tarifi İstanbul Kristal'den alınmıştır bu hamburgerin. Ekmeğini Emin Abi kendi evinde pişirir. Hangimiz hamile olsak bu hamburgere aşeririz biz.:)))O derece yani.
Yanına turşu suyu.

Ajlan'dan siyah çekirdek. Kesekağıdı içinde.
Çok havalı bir şekilde sokağımıza dönüp Eski Türk evinin merdivenlerine diziliriz.
Çıt çıt çıt...

Sanırım Perşembe günleri Gırgır çıkar.
En erken kalkan hemen o haftaki Gırgırı alır ve hep beraber okunur.
Önce Muhlis Bey.
Sonra ne varsa.
Galip Tekin o hafta çizdiyse kaymaklı kadayıf olur.
"Alavarza Vardı."

Halide lise bittiğinde evlenmeye kalışıyor.
Bir çocukla nişanlamışlar.
Nişanlarına gidiyorum.
Çocuğu hiç beğenmiyorum.

Yaşlı bir komşumuza dönüp şöyle demişim:
"Ben de Ünsalsam bu kızı bu çocuğa verdirtmem. Yedirtmem arkadaşımı."
Ne demekse artık...:)
At sineği gibi bir çocuk diyorum, hırsımı alamıyorum.

Konuştuğum Teyze bayılıyor bu lafa, hala anlatır.
Birbirimizi koruyor olmamızı takdir ediyor.

Ve olmuyor, çok şükür. Ayrılıyorlar. Sonra aynı zamanlarda sanırım 1 yıl arayla Halide ve ben nişanlanıyoruz. Nişanlısı çok neşeli, sıcak gülen, kahkaha ile gülmeyi bilen bir Adana'lı.

Bizim Ahmet malum.:)
Evlendikten sonra arkadaşlığımız daha da güzelleşiyor. Her Cuma makarnadan mantı yapıp yiyoruz. Sessiz sinema oynuyoruz filan.

Sonra araya hayat giriyor.

Aynı şehirde olup da görüşülmeyen zamanlar da oluyor.
Birbirimizle karşılaşıp bir yabancıyla konuşur gibi davrandığımız anlar da.

Şimdi yeniden birlikteyiz.
İşte dünkü yazıda anlattığım gibi:

Halide kızıyla kapışıyor karşımda.
Ben Halide'yi izliyorum.
Hala zayıf.
Hala çok fazla Türk kahvesi içiyoruz.

İçimden kıkırdıyorum.
Canım benim diyorum...

Yeni gönderi

Ruh halimi anlamaya çalışıyorum. İçimden yazmak gelmiyor. Şu gazoz reklamındaki gibi: Şehirde birşeylerin kıpırdamasını istiyorum. :)

Ama sayfaları dolaşmak hoşuma gidiyor. Sakince...görev yapar gibi değil.

Hava gündüzleri sıcak...geceleri serin. Bir sigara yakıp, balkona çıkmak ve o serin havada oturmayı seviyorum.
Sokağımız hala sakin.:)

Ben o gürültülü evi bazen özlüyorum.

İlker okula başladı. İlk isteği öğretmene gidip şunu söylemekmiş: "Öyetmenim, Aytınoyuğa gidebilir miyim? Yoruldum da."
Annesi anlattı, ben güldüm.
Kadınlar arası Krallığı bitti çocuğun, kolay değil. O artık sıradan bir öğrenci.

İnek şeklinde bir kalemlik aldım, bayılmış. "Aba çok güseyyy." diye geziyor ortalarda.

Bu akşam iftarda annemdeyiz. İkiz kuzenlerle birlikte. Pijamalarla aneme gidememek bana tuhaf geliyor. Bu taşınma olayı beni hala biraz şaşırtıyor.

Hiç bir çocukluk arkadaşınızı büyümüş de kendi çocuklarıyla konuşurken izlediniz mi?
Size de tuhaf geliyor mu bu durum?

Geçen hafta Halide'de kendimi bunu düşünürken buldum ben.

Terasta iki küçük kız çocuğu olarak "Atkadehi elindennn" diye şarkı söylerken ki halimiz geldi aklıma. O zamanki yaşımızda olan bir kız çocuğu var onun. Kapris, ergenlik tripleri hepsi mevcut. Onları kapışırken izledim ve çok güldüm. Halidenin burnunu sıkmamak için kendimi zor tuttum. Çok sinirliydi çünkü.

Böyle durumlarda birbirinin çocukluğunu bilmek insana annelik duygusu ve merhamet veriyor.:)

Anaammmm deyip 40 yaşındaki o kadını dizine yatırmak ve saçlarını okşamak istiyorsun.
"Büyümüş de anne olmuş. Salak şey."

Yeterince daldan dala atladıysam kaçayım.

Malum:
Maymun da ağaçtan düşer...:)

Çok çok sevgiler...

6 Eylül 2008 Cumartesi

Kızkardeşler

Bir süre daha dinlenmeyi düşünüyordum.

Ama gecenin bir vakti bir kızkardeşimize rastladım televizyonda. Kalbinin temizliği sesine yansımıştı. Sanki yıllar evvelinden tanıdığım bir ses bana birşeyler söylüyordu.

Onurdan, kardeşlikten, güvenden bahsediyordu.

Hatta o kadar koruyucu, kollayıcı, anne merhameti ile dolu idi ki bu ses, bize:
"Yok yok üzülmeyin" diyordu. "Biz size her zaman güveniriz" diyordu.

O bizi teselli ediyordu.

Ececiğimle, mavilim'le, kıymetimle ilk kez konuştuğumda nasıl güzel duygular hissettiysem bu Hanımefendiyi dinlerken de aynı şeyleri hissettim. Dostluk, koruma, anne şefkati...

Ben ismini ilk kez duydum.

Sesini ilk kez duyduğum bu saygıdeğer hanımı kardeşim belledim.

Onun benden haberi yok.
Bunun da hiç bir önemi yok zaten.

Linke bir bakar mısınız rica etsem?

http://www.tenzilerustemhanli.az/modules/news/article.php?storyid=31

3 Eylül 2008 Çarşamba

Kendin yaz, ben okuyayım blogcusu gururla sunar

Bu kalbim kadar temiz sayfayı sana ayırıyorum sevgili okur.
Yazasım yok...
Aklıma bişi gelmiyor...
Sayfayı her açtığımda prensesleri görmek de istemiyorum...
E iş sana düştü sevgili okur...
Rica etsem tahayyül eder misin?
Konu serbest,
ve
istediğin sorudan başlayabilirsin...

nasılsınız prenses?

burdasaklanıyorcuğum dün Prenses Süreyya'dan bahsetmiş.

Bunlar da benim çocukluğumun ve gençliğimin Prensesleri...Arzederim...:)


Önce Monaco Prensesi Caroline...
Zerafet, dişilik, güzellik, hepsi mevcuttu bu hanımda. Hepsi...




Sonra Caroline'in kardeşi Stephanie...Onu da kısa bir süre sevmiştim ben...Gençti, yaşı bize daha uygundu ama fazla erkeksiydi. Bi de gider tuhaf, olmadık adamlara aşık olurdu. Ne biliim "az prensesti " sanki...:)




Aaaaa...Tabi Diana...Düğününü bile anbean hatırlıyorum, bana neyse...Ama tüm dünyaya canlı yayınlanmıştı, hatırlamamak imkansız gibi birşey. Çok masumdu, biri kucağında diğeri yanında iki küçük çocukla çektirdiği fotoğraf da hep aklımda. Güneş ışınları astarsız eteğinin içini göstermiş ve bu fotoğraf günlerce yayınlanmıştı. Asiydi, duygusaldı, yardımseverdi...çok prensesti sanırım...



Eski yüzleri görmek bana iyi geldi, bilmem ne dersiniz...

Bir de soru:
Kadınlar neden sever ki Prensesleri?