16 Kasım 2014 Pazar

Yıkmadan, yenisini yapmanın yolu var mıdır sorusu

İşlevini yitirmiş her şey, çürümeye yüz tutar.
Ne doğa ne de hayat boşluk sevmez.
Ve boşluğa asla taviz vermez., Siler atar.

Bir insanın hayatı, geri dönülemeyecek şekilde değiştiyse ne yapmalı?
Bütün bu yazılar, sorular, kendime sapladığım iç kanatıcı öğretiler bu nedenle.

Uzun ve zorlu yolun bu noktasında anladım ki
eskiyle devam edilemez.

Eskiden kasıt geçmişteki değerli hatıralar, kişiler ve öğrenilmiş olanlar değil elbet.
Eski ben'le yeni hayatına devam edemezsin.
Etmeye kalkarsan doğa seni ham yapar.

Yeni hayatının gerektirdiklerini donanmak zorundasın.
Biraz bilinç, biraz okuma-araştırma, hatta deneme-yanılma ve sağlam irade, tevekkül ve çocuksu bir masumiyet ve heyecanla.

Çocuk tarafların zaten törpülenecek endişelenme, bir duruma ya da senin yaşadıklarını yaşamamış birine baktığında onların içini gördüğünü farkedip korkacak-üzülecek-sevineceksin. Ve büyüdüğünü hissedeceksin.

Yeni tecrübelere açılan kapıya geldiysen.
Derin bir nefes al
Dersini ne kadar iyi çalıştığını düşünürsen düşün
Bunun bir halta yaramayacağını unutma
Çünkü o bakıp, içini gördüğünü zannettiğin insanların da farklı ve değerli tecrübeleri var.
Saygı duy.
Her şeye saygı duy.
Allaha güven, Sahibinin olduğunu bil.
Arın.
Temizlen de gel yeni kapıya.
Korkuyu, pislik düşünceleri, nefreti, kırgınlıkları at da gel.

Temizlen
İçine mis gibi temiz hava dolsun.
Neşeyle çal yeni kapıyı.
İnşallah, sana hoşgeldin desinler. :)

Allah ruhlarımızı şad etsin İnşallah, her neredeysek. :)






Evet

Şartlara ve kurallara bağlı güven, güven değildir.

Uzun uzun yazmanın anlamı yok. Bu yani.



2 Kasım 2014 Pazar

Neden?

Günlük hayatında ya da sosyal paylaşım sitelerinde  "vay beee, meğer ben seni hiç tanımamışım" konulu paylaşımlardan hiç hazzetmem. Karşı tarafın  ne kadar kötü-feci-e-pis olduğunu anlattığını düşünen bu paylaşımlar aslında paylaşanın salak olduğunu gösterir. İnsan okuduğunda ilk tepki olarak, "vay be, biri iyi kazık atmış" diye düşünür. Hoş değil zannımca.

Ve fakat bu paylaşımları yapanın da oluşturduğu mağduriyetten ekmek yemediğini düşünmeyelim. genellikle yer. En azından benzer dili kullananlardan aferin alır.

Bu tür paylaşımlardan hazzetmeyen ama canı biri tarafından sıkılmış insan ise.."ayh..çok da fifi" modunda konuyla alakalı hiç bir paylaşım yapmaz. ama canı sıkılmıştır bir kez. 

İyi ki blog var.

Anladım ki hayatındaki her hangi bir insanın defolarını görmezden gelip, beyninde şimşekler çaktırmış işaretleri önemsemezsen, daha da fenası kişisel hesaplara girişip görmezden gelmeyi alışkanlık haline getirirsen hayat bunu affetmiyor.

Bunu ister kıytırık acıma moduyla yap " yazık ya, o da şöyle şöyle şeyler yaşamış, idare edeyim gibi", "ne yapayım, eğitimsiz" gibi, "bu ara sinirleri bozuk, alttan alayım" gibi...ve hatta "güzel çay yapıyor, idare et" gibi...daha pek çok yolla başımıza ördüğümüz çorabı bir santim daha uzatıyoruz.

Abicim olmuyorsa olmuyordur yani, durumu süsleme.

Bu durum süsleme olayı bizim toplumumuzda aşmıştır. Bir insana sor: "Neden?" çok basit bir soru olmasına rağmen sana bir roman yazar ki aklın uçar. Bir tek "Neden?" sorusunun cevabını vermez. Girift düşünceler arasında o cevap yitip gitmiştir çünkü. 

Kimse bana bir şey yapmadı. Beni kırmadı. Beni üzmedi. Beni sevindirmedi. Ne yaptıysam ben kendime yaptım, yaptırdım, demediğin sürece o romanın sayfalarını uzatmaktan ve neden sorusunun cevabından bir güzel kaçmaktan başka bir şey yapamazsın.

Neden? ilk soru. Cevabını gerçekten bulursan ikinci bir soru daha gelir: "Neden?" 

Evet, o da aynı basit sorudur.

Çekil bir kenara, her neden sorusuna verdiğin cevabı bulduğunda bir "Neden?" daha patlat.

Kendine ulaşabilir misin bilmem ama ortaya yediğin nanelerden oluşan bir harita çıkar ki....
Bu harita bugüne dek edindiğin en kıymetli hazinen olabilir.

Bonus:
Çok sakinleştirici bir çaba.





5 Ekim 2014 Pazar

Ruh hastalıklarının gece elbisesi giyip,makyaj yapmış hali: İyilik

Ne kaddar çok iyi insan var hayatımızda, anlamak ve anlatmak mümkünsüz sevgili blog okuyucuları.
Bu insanların büyük kısmını, kolundan tutup, bayıltıcı bir iğne yaparak direkt ruh sağlığı hastanelerinden birine tıkıştıracak hale geldim ben bunların zulmünden.

O kadar iyi, o kadar iyiler ki ne giymen gerektiğini, ne yemen gerektiğini, nasıl davranman, ne yapman gerektiğini hepsi bunlar bilir.

O kadar 'iyi'dirler ki, senin ruh halinin içinde istedikleri her odaya kapı çalmadan girme hakları vardır, sevincini, aşkını, acını her halini yönetmek istemektedirler.

Sen onların istediği gibi üzülmediğinde, sevinmediğinde falan vuuhuuuu hep çok yanlış insansındır.
Çünkü kötüsün bir kere, çünkü o insanın seni sevdiğini ve 'iyi' olduğunu anlamadın.
'Bu hayat benim' uzak dur, dedin.
Kötüsün.

Ne mi olur bu durumda,
küserler, binbir çeşit yolla ezalarına devam ederler.

Bunun temeline biraz indiğinde 'yaşanmamış bir hayat görürsün'.
Kendi hayatını asla kendi istediği gibi yaşamamıştır o insan, bunun iznini koparamamıştır diğer 'iyi' insanlardan.
O halde sana bunların yapılmasına izin vermeyecek, artık seni iyileştirecek o.
Run Forest run.
Yoksa bittiğinin resmidir.

Türk insanının genelinin ne bir zaman planlaması, ne de öncelikli işler sıralaması yoktur.
Değer verilecek insanlar sıralaması da yoktur. En sevdiğin seninle bir şey paylaşmaya çalışırken, komşunun kızı eve gelse, öncelik derhal ona tanınır. Çünkü neden; 'ayıp'. Evimize gelmiş, ilgilenelim.

İçeride yarım kalan hayati sorun, çözülememiş bir şekilde büyümeye, büyümeye devam eder.
Olsun, komşu kızına ayıp olmasın, iki satır onunla laf ediverelim, biz iyi insanlarız çünkü.

Biri mi hastalandı? Ona olabilecek tüm komplikasyonları, sıfır tıbbi bilgimizle anlatalım, yazık o bilmiyordur, öğrensindir. İyiyiz biz çünkü. Bütün o şahane ötesi bildiklerimizi karşımızdakine boca edivermeliyiz.

O insanın bunlarla yüzleşmeye ruh hali hazır değildir, falan... şekerim masal onlar. Şansını farket, kurtarıcın geldi, iyi biri o, dediklerini dinlemek zorundasın.
Kulakların, karşına çıkan her iyi kalpli ruh hastasının çöpünü almak için sana verildi, ne sanmıştın?

Sevdiğin bir can öldü. Kabrin başına varana dek neler duymak zorunda kalırsın, hayal gücünü geniş tut bu noktada.

Sevdiğin biri hastalandı...
herkes hasta için pervane olur. Duymak istemediğin neler konuşulur, sen gülümsersin, asil bir kaçış olarak gülümsersin. Susmazlar. Onları susturacak ana daha o kahramanı doğurmadı.

Karşı çıktığın an korkunç birisindir.
İyilikten anlamazsın sen,
 uyumsuzsun,
inatçısın,
asisin,
berbat bir boksun.
Kime benzedin bilmem ki???


Bir genç birine aşık oldu. Olamaz. Onun için uygun insan başkasıdır. Kimdir? Her 'iyi' insan için kendi seçtiği ve aşık gence uydurduğu insandır. Ve bu insan genellikle var bile değildir. Yani genç aşkından vazgeçmeli, derhal o hayali karakteri bulmalı, onunla evlenmeli, çocuk doğurmalı ve sonsuza dek mutlu yaşamalıdır.

Sanki bazı insanların hayallerini gerçekleştirmek için varsındır.
Sen oyuncaksın,
O sana istediği elbiseyi giydirecek,
koluna başka bir oyuncak bebeği takacak
ve canı istediğinde oynayacak sizinle.

Okuduğun, okuyacağın okul, yaşayacağın şehir ve hatta içtiğin çay-kahve miktarı başka 'iyi' insanlar tarafından belirlenmelidir.

Ama ortada acılı bir durum varsa, bu iyilik oyuncağı içinden çıkılmaz bir hal alır.

Yeni ölümler yaratacak, ya da ölmeyi istetecek kadar.

Hayattan tiksindirecek kadar.

Allah aşkına 'iyi' olmayın artık.

Gerçek iyiliğin
az konuşmakta,
karşındakine ve seçimlerine saygı duymakta,
kendi hayatını ve yapmak istediklerini ama yapamadıklarını (bu iyi insanlar genellikle çok korkaktır ve korkudan oluşmuş bir dünyaları vardır) sevdiğini düşündüğün insan üzerine uygulamamakta
olduğunu anla.

sevmenin insanı ancak geliştirdiğini, yeni bir ruh hastası yaratmadığını anla.

Acıyla başetmeye çalışan ve bu müthiş denemeden kendine dersler çıkarmaya çalışan,
bunu Allahın bir lütfu gibi görüp, kademe atlamaya çalışan insanı
onun ruh halinin uygun olup olmadığına bakmaksızın bir takım zorunluluklara mecbur bırakma.

Saygı duy lan, madem iyi birisin, saygılı ol be anam babam.

Kafasındaki sisleri dağıtmaya çalışan insanları seviyorum.
Bana süslü martavallar değil, net olarak kendi sorularını soran, anlamaya çalışan insanları seviyorum.
Şükür ki onlar da var.

Onlar genelde soğuk, mesafeli, burnundan kıl adırmaz diye adlandırılır, candırlar.

Ve nolur
kendi hayatıyla ilgili çözemediği meseleleri olan
(ki bu hepimizi kapsıyor sanırım)
gitsin önce kendi üzerinde çalışsın.
Kendini deşsin, ne bok yedim lan ben desin, bir kendimi düzelteyim desin,
sonra başkalarının karşısına çıksın.

Aynı kum havuzunda debelenip
durmaktan
yoruldum.
Ben çıkıyorum.

Mersi.







25 Eylül 2014 Perşembe

Kuşlar

Sevdiceklerim, cuncunum ve mudum, ben belgesel izleyeceğim şimdi.. Adı Kuşlar, Kanatlı Uygarlık'mış.
Bir taneciklerim, ben sizi çok özledim.
Tek isteğim bu hayvanat bahçesinden sağ salim kurtulup yanınıza geldiğimde sarılıp, arkamıza bile bakmadan kaçmak.
Canlarım, bizim dünyamız hep ölümle de tehdit edilse, ne kadar güvenliymiş meğer.
Sizi çok özledim çok.
Allaha emanet olun.
Birlikte izlemeyi o kadar isterdim ki..
Çocuk gibi bir çocuk içimden sesleniyor ama üzülmece yok.
Bu samurai savaşıyor.
Mucks.

14 Eylül 2014 Pazar

insanların çok bilmesi sorunsalı

'insan, insanın parasız pulsuz bekçisidir' demişler.
başka halkları, ülkeleri bilmem, bizim buralarda bunun suyu çıkmıştır, çıkarılmıştır. bunu bilirim.

"Herkesin başına gelebilecek insanlık hallerine uygun davranışlar antolojisi" vardır pek çok insanın.
'Aşık olmuşsun, şöyle şöyle davranmalısın.' dan tut... 'Bu yıl asimetrik saç moda, saç kestireceksen buna uygun davranmayı unutma.' ya varan bir bilgi ve yönerge fışkırtması.

Belki de ilk yapmamız gereken 'başkalarının' ne dediğini umursamayı bırakmaktan önce... 'başkalarına ne yapmaları gerektiğini' söylemekten vazgeçmektir.

Boynuzsuz koyunun, boynuzlu koyundan hesap soracağı o gün geldiğinde şöyle şeyler dememek için 'evet, biliyorum, onun da iradesi vardı ama Valla billa ben onun iyiliği için şeyettim. yani benim olduğum yerden bakınca arkadaşım-kızım-oğlum-kocam-annem....vs. için en doğrusu benim dediğim gibi görünüyordu. bilemedim ben onun bu dünyadaki tek varlığına, özgür iradesine müdahale ettiğimi. çok pardon. valla çok pardon.'

Her müdahalede hayatlar değişir.

Ve başkasının hayatına müdahale etmek, çok kolaydır. Çok zevklidir. Tadından yenmez.

Pek çok öğretide bu nedenle der belki de "özgür bırak, özgür bırak, özgür bırak"

şey gibi biraz...

Çocuk bir sınava girmiş.
hadi sınav cevapları çoktan seçmeli olsun misal.

Çocuğun çevresinde onlarca insan, kendi bakış açısından a şıkkı, hayır b, valla billa c diye bağırışıp duruyor.

Çocuk kendi cevabını vermek istese de, sorumluluğu başkasına bırakıvermek pek tatlı geliyor.

Öyle olmasa bile, verdiği cevaptan yüzde yüz emin değilse ki bu genellikle sadece cinnet anları için geçerlidir - yani ancak gerçek bir cinnet anında yaptığın şeyden tam olarak emin olursun- 'acaba onun dediği cevap mı doğru' diye düşünüyor.

Sonuç: insanlar yanlış seçimlerle belirlenmiş hayatlar içinde boğulmakta.

Hem o çocuk, hem de yanda bekleyip 'valla billa benim dediğim seçenek doğru, işaretle yoksa yanacaksın. Senin iyiliğini istiyorum da ondan söylüyorum.' diyenlerin hepsi biz'iz.

Ben bugün bir seçim yapıp kimsenin hayatına müdahil olmamaya karar verdim.

Ve anladım ki, bunu gerçekleştirmek, hayatıma karışılmasına izin vermemekten daha zor.
Olsun, bir yerden başlamalı. :)

Ezcümle, kimsenin sevincini, acısını, aşkını, nefretini nasıl yaşayacağına karışma. Yemeğini istediği gibi pişirsin. Bırak yaşasın. Bırak yaşayayım.




12 Eylül 2014 Cuma

27 Ağustos 2014 Çarşamba

aynı beden, düşündüğünden farklı gelecek

Bazı insanların birden fazla hayatı olur.
İlki canından çok sevdikleriyle dolu bile olsa, onlarsız bir hayata devam etmek...sonrasında da bir yenisine başlamaları gerekir.
Sevdikleri eskisinden bile çok yeni hayatın içinde yer alsalar da, bunu hissettirmeden sessizce yapmaları gerekir.
Çünkü yeni hayatın, yeni insanları eski hayatın iki cihanlık insanlarına çok da hoşgörü ve anlayışla yaklaşmazlar.
Hele yeni insanların, eski insanlarla ortak bağı, hatırası yoksa.


Bu bir yana...
Hayatını yeniden kurması gereken oyuncu...çok zorlanır.
Yeni insanlar, eskisinden farklıdır.
Güvenmek öylesine zordur ki
çok sevileceğine, hep yanında olunacağına
anlaşılacağına
kabullenileceğine...
ilk hayatından çok daha zor gelir yaşamak.

Duvarlar da örülür, duvarlar da indirilir.
Doğrular da yapılır,
tahayyül edilemeyecek yanlışlar da.

İki hayatın ortasında kalakalan insan... tek kelimeyle bocalar.
BOCALAR.
Bocalar.


Her şeyden evvel
yaşamaya devam edip etmeyeceğine karar vermesi gerekmektedir.
Hayat ve ölümün ortasında
ikisine eşit mesafe uzaklıktadır.
Ve iki seçenek de aynı derecede cazip
aynı derecede mide bulandırıcıdır.

Süsler durumu.
Her şeyi süsler.

Can havliyle tutunur.

Ve yeni ben geliştikçe
hayatında var olmaya devam eden bazı yan karakterlerin değişimini farkeder bir noktada.
Düşün.

Sen aynı sensin.
Ama hayatın tamamen değişti.
En sevdiklerinin koruyuculuğu ve yarattıkları beklentiler, meşgaleler, üzüntü ve sevinçler artık yok.
Alışıldık şakalar, güven dolu uykular, ümitler yok.

Sen varsın.
Bildiğin hayatın yok.

Tek seçeneğin vardır.
Değişeceksin.
Yaşayacaksan değişeceksin.

Kimseye şunu tahayyül ettirmek istemiyorum ama anlattığım şey;
yarın sabah uyandığında
tek başına olduğunu farkettiğin bir zamanı koyuyor önüne.

15 günlüğüne hepsinden kaçsam da tek başıma dinlensem değil.
Bir saat evde kalsam da ayağımı uzatıp kafamı dinlesem değil.
Tek başınasın.
Eski hayatın bitti.

Anladın mı?


An
la
dın
mı?


Sen deli gibi hayata tutunmaya çalıştıkça
yan karakterlerin bazıları cızırdar.

Yeni sen ve o eski yol arkadaşlıkları çatırdamaya başlar.
Yeni sen bir kısmının hoşuna gitmemiştir.

Çok zorlanırsın.
Yeniden.
Binlerce muhasebe sorusunu cevaplaman gerekir.
1 ve 0'lardan oluşan mantık, ahlak, hayat sorularını.

Şimdi...
Bütün bunları yapmayabilirsin elbet.

Ne bu muhasebe, ne sorular, ne cevaplar...bunlara bulaşmayabilirsin.
Ama bazı yürekler
bu sorulara atlar.
Çünkü büyümek ve değişmek istemektedirler.
Öğrenmek isterler.
Öğ
ren
mek.

Kendi sınırlarını
yan karakterlerin yeni yüzlerini
hayatı
öğrenmek isterler.


Saygımız olmalı.

Hayat sana da bana da maceralar sundu.
Şükür ölümsüz değilim.

Bugünümle, oyundaki rolümün biteceği güne dek çabayı sürdürüp sürdürmemenin beni ilgilendiren kısmıyla hasbihal halindeyim.

Bütün olumsuz duygu ve insanlardan kendimi arındırıyorum.
O insanlar çok iyi olabilirler, konu bu değil.
Ne yük olmak istiyorum
ne de bana engel olunmasına izin vermeye niyetim var.
Ve bu karar somuta dönmeyebilir bile.
Nasıl anlatsam... hepsi içimizde olup bitiyor çünkü.

Yeni ben.
Yeni doğrular.
Hepsi eskisinin hayrı uğuruyla bezenmiş.
Ama farklı fikirler.
Farklı heyecan ve idealler.
Bunlar güzel şeyler dostlarım.
bence güzel.

Önümde bir yol var.
Işıklı ve neşeli ve gerçek ve dostluk ve kendimi bulmakla dolu olsun istiyorum.
Kendime yaklaştığım her adımda bulduğum şeyden hoşnut kalmak istiyorum.
İnşallah olur.

Ben çaba göstereceğim.

Ve bu konuda kimsenin üstüne bir görev düşmüyor.
Bu bir insanın yalnız başına yapabileceği bir şey.
Simurg.

Öptüm.




11 Ağustos 2014 Pazartesi

Ö dedirten mevzuular

Saçları hep aynı tonda taranmış, kıyafetleri benzer, yeme içme alışkanlıkları, çocuklarına davranışları, aşkları hep aynı insanlar...

Okullar, site aidatları, arabalar, restoran, cafe, barlar, yazlık muhabbetleri, iki ağaç görünce uçuç böceğine dönüşmeler, erkeklerine hep aynı tarz trip atan kadınlar, karılarını aynı sözlerle 'onore' eden adamlar...

Kitaplar, çocukların kursları, yeni yemek takımları, yeni internet uygulamaları, yeni teknolojik oyuncaklar; en son çıkan telefonlar,bilgisayarlar...

Nerede, kiminle, ne yaptığını duyurmalar, yaşıyordum hissi vermeler, yaşıyorum, buradayım, bak ilkokuldaki x kişi; senden daha öndeyim demenin gizli hazzı, dış ses ise şöyle der: "canııııım, özlediimmm... görüşelim mutlaka'

'Kim olduğumu anlamaya karar verdim' diyene
'ayyy bu yaştan sonra mıııı...hiç uğraşamam şekerim, ben bundan sonra sadece mutluluk istiyorum' diyenler..

'nedir peki mutluluk?' desen apışıp kalacak kişi zırvalamaları...

Çok zengin bir adam. Hani Hilmi'nin deyimiyle zepzengin insan fikriyatları:
'O öğrencilerin hepsi fuhuş yapıyor'
'Bari hepsi demeseniz, evlat gibi sevdiklerim var, tanıyorum onları'
'Hepsi. Hem ben kendi evladıma güvenemiyorum, sen elalemin evladına nasıl güveniyorsun' 
ardarda tonlarca buzu üzerinize boşaltan cümleler.

Bir yudum aşk dilenenler, sadece 'enerji' almak-vermek için kurulan ilişkiler. 
Ne istediğini bilmeyen adamlar, ne istediğini hiç düşünmemiş kadınlar.

Arabalar, otoyollar, avm'ler, diziler, filmler...ki artık hiç birinin sonunda şöyle denmez:
'Hey you bastard, I'm still here.'

Üç kuruşa, neredeyse gönüllü gibi çalışılan, köpek gibi çalışılan işyerleri, ayak oyunları, mobbingin kralı, küçük görmeler, paylamalar, hep aynı cümle 'savunma yapma'
Savunma yapma ki çekeceğin acı azalsın.

Diğer taraflar, asgari ücretten bankaya yatırılan paralar, ki SSK primi az ödensin, üstünü elden vermeler, hakkını soramamalar, şaşkınlıkla bakakalmalar.. Ama her akşam yemeğine çalıştırdığı insanın 1 haftalık maaşını çatır çatır verip, bunu çapkın erkeklikle açıklayanlar.

İşyerine genç ve güzel kadın aramalar, ona sarkmalar, yüzlerin kusmuğa dönüşmesi, konuşurken kıçın başın dağılması...
Hiç 'siz' diye hitap edilmemiş olanlar... Karılarından gördükleri aşağılanma ve onaylanmamadan bıkıp çareyi sokakta arayan adamlar, kendilerine insan gibi davranan birini görünce şaşırıp kalmaları, bundan hoşlanmamaları... aşağılanmaya devam etmek istemeleri.. adrenalin bağımlılığı gibi, aşağılanma bağımlılığı.

Kadınlar... İlk eşleri tarafından canları yakılmış, hayata ne kadar çabuk döndülerse o kadar çabuk kuralları öğrenmiş, aşağılamayı öğrenmiş kadınlar.

Tüm kadın ve erkeklerin aradığı aşk.

Ama aşkı arayan organizmalar, sadece organizma, bütünlüğünü bulamamış, aslında her hücreleri yoksunlukla ağlayan bireyler.

Herkes korkuyor.
Kandırılmaktan.
Aldatılmaktan.
Hiç kimse kendisi değil.

Tüm o avm'lerde, mağazalarda, marketlerde, telefon satıcılarında satılan şey tek bir ürün aslında:
'Maske'

'Gel abicim, en iyi maske bizde, son model, seni sana hayalinde olduğun kişi zannettirecek, çevrendekileri bile buna inandırabileceksin.'

Daha fenası...
Dindar olduğunu sanan, imansızlar.
Demokrat olduğunu sanan despotlar.
Güzel olduğunu sanan makyaj malzemeleri.
Yakışıklı olduğunu sanan otomobiller.

Daha daha fenası:
Tek kurtuluş olan çocuklar.. 'Şuna bak büyümüş de küçülmüş' Yetişkin gibi konuşan çocuklar. Hiç çocuk olamayacak çocuklar.

Tüm bunlar, iç ağrım, mide bulantım, kalp sızım, nefes almamı engelleyen duvarlar, hala onlara şaşırabilmeme şaşıran ve beni çocuklukla suçlayanlar.

'Hey you bastard, I'm still here.'
















7 Ağustos 2014 Perşembe

:)

Yapılacak çok iş var.

Aylardır kafacığım, yürekciğim ve ben muhasebe yapmaktayız. Ne oldu, ne karar aldım, ne yaptım, neyi nasıl yaptım ve yine ne oldu?
Dünyaya yeniden adım attığımdan beri, içinde olmadığım süre içinde onun ne kadar değiştiğini gözlemliyor, buna çocuklar gibi şaşkınlıkla bakakalıyorum.
Hızlı bir uyum süreci gerekliydi ve benim hızlandırılmış eğitimim çok acılıydı.
Şimdi hepsinin üzerine bir çizgi çekme vakti.
Çizgiyi düz çizmeli, yeni yola bakmalı.

Aydınlık istiyorum, neşe ve mutluluk. Başarı ve uyum.
Yeni insanlar ve umutlar, yapılacak yeni ve güzel işler.
Rast gelsin.
:)


19 Temmuz 2014 Cumartesi

bireysellik çok güzel, sen de gelsene

ben olmazsam.. kimse yok
ben olmazsam.. hiç bir şey yok
ben olmazsam.. hayatım vallahi korkunç

ne yumuşacık bir su
ne sert bir rüzgar
ne de taş gibi sert olmak
istemiyorum

haylaz, kısa saçlı, en sivri uçlu çakıl taşlarını toplamış
mahalledeki evlerin camına taş atan oğlan çocuğu olmak istiyorum.
şangırrrr sesini duymak beni yeniden ben yapabilir.

zilleri çalıp kaçmak istiyorum.

şişmana şişman
aptala aptal
zayıfa "kilo al biraz" demek istiyorum.

evet.
bütün pisliğim üstümde.
buna bazıları; neşe
bazılar "cıvık beyim, affedersin"
diyebilir.

umursamayacak kadar
mmmmmm...
mutlu?
neşeli?
haylaz?
hayır aslında
öfkeliyim.

her şeye herkese kendime ve kendime

öfkeliyim.

öfke iyidir.
kan yapar.
can yapar.
sarsar.
kendine getirir insanı.

ay! getirmezse de getirmez.
bu kadar faydacı olmak da yorar şimdi.
bir şey getirmesin lan..
çok da tın.

ne bu dünyadan kaçmak isterim
ne bu dünyada yaşamak.
arada kalmışların hikayesi
işte onun sesini severim.

öffff! ke
ve
ağğğğ! lamak
ve
güllll! mek

ve sevmek
ve ayrılmak ve özlemek
ve kavuşamamak
ve yokluk.

varlığın ve yokluğun hepsinde bunlar gizli.

öfke duymuyorsan, git H2O'nın 2'si ol.
insan olmaya başla.
çünkü özün biraz da su'dur.



4 Temmuz 2014 Cuma

***

bazı insanlar huzur verir, bazıları da varolanı alır götürür.
bazıları da var ki.. canı isterse neşe verir, kendi karanlığına gömüldüğünde -sık,sık- seni de içine çeker.
sen izin vermeyi kesene dek.




3 Nisan 2014 Perşembe

neşenin huzuru

Önümde uzanan masmavi, kocaman, balıkların oynaştığı denize donmuş gözlerle bakmayı bırakıp;
Kararsızca kenarına gidip, ayak ucumu içine daldırıp;
Yüzecem lan! deyip;
Suya atladığımdan beri
epey zaman geçti.

Vav!

enfes, şahane, harikulade...
yüzmek canımın içi olayın özü budur.


Nefessiz kaldığım, fırtınaya tutulduğum, canımın içini kaybettiğim,
arada beni bazen minik bazen kocaman balıklarla ödüllendiren deniz.
seni seviyorum.

Hayatı seviyorum, burada olmayı seviyorum.

Bana verdiğin kocaman balıklara el uzatmaya ürktüm çoğunlukla.
nedenlerin bazılarını anladım bazılarını anlıyorum bazılarını anlayacağım İnşallah.
Ama bundan sonra bana gönderdiğin hiç bir balıktan ürkmeyeceğim söz.

Bana pırıl pırıl engin açıklarını göster.
en az benim kadar gerçek...yok yetmez...
benden daha gerçek
benden önce yola çıkmış
benden daha temiz balıklarını gönder.
Onları tanıyayım, seveyim ve sevileyim.
Birlikte öğrenelim.

İşe yarar bir şeyler yapayım. Somut güzellikler kalsın geçtiğim her yerde.
Ödüller ver bana.
Küçüklü büyüklü, en hayırlısından.
Susarsam da, bülbül olur şakırsam da
varolmanın dayanılmaz neşesinden olsun.
Neşe ve güç..güç ve sağlık, aşk ve iş.
herbirini yaşayıp severek ışıkla gideyim masmavi sularında.

Deniz ben seni sevdim.
Beni sevme sırası sende.
Saygımla.




6 Mart 2014 Perşembe

hayat yolculuğu, yıl 45

kendimi hiç kimseye, hiçbir yere hiç bir düşünceye ait hissetmiyorum.
o delice bağımlılık günleri bitti.
çok sevmelerin insanı, öldü.
çok sevdikleri ölünce.

bu tuhaf özgürlük duygusuyla ne yapılabilir?
hiç bir fikrim yok.
evereste tırmanmak ya da uzaya zıplayarak çıkmak
benimkilere anlatmadan tadı yok.
onlar kadar dürüst sevileceğim kalpler bulana dek yok.

tek bir şey var şu anlamlı görünen.
onun peşindeyim.

5 Mart 2014 Çarşamba

***

İnsanın önünde beyaz bir sayfa olması onu ikileme düşürür.
ne güzel temiz sayfa yaz yazabildiğin kadar der içindeki melek
Allahım bıktım artık, yeniden yeniden başlamaktan yoruldum der öbürü.
konuşanların ikisi de melektir, görevleri farklı bile olsa.

enerji.
ay bu da ne demekse.
seni yaşatan şey işte o.
içindeki mekanizmayı dürtükleyen şey.
seni yeniden yeniden başlatan şey.
bir de istek.

istek ne güçlü kelime.
içinde aşk, şehvet, öldürmek, kırmak ve bozmak, doğurmak ve sakinleşmek var.
istek güzel kelime.

zor soru
ne istiyorsun?

zor mecburiyet:
kendinle yüzleşmek zorundasın.

daha ne kadar daha ne kadar kaçacaksın kendinden?
acından, öfkenden ve olduğun şeyden.

sorular sordun yine.
bilerek bilmeyerek bir dolu soru sordun.
cevaplar akıyor, aklın karıştı yine.

hangisi doğrunun cevabı nerede gizli?
kendinden kaçtıkça kolaylaşacağı yerde zorlaşıyor.
rica ediyorum bir melek gönder bana Tanrım.
bana ışık olsun, yönlendirsin.
sakinleşmem gerektiğinde sakinleşeyim
öfkelenmem gerektiğinde öfkeleneyim.
ağlamam gerektiğinde ağlayayım.
gülmem gerektiğinde..
evet lütfen artık gerçekten gülmeme değecek gerçekler yaşayayım.
isteğim bunlar.

bir de
hani aşkın içinde ben sen yoktu?
ben sen olmadan aşk mı olur?
ben sen olacak ki, benden senden vazgeçeceksin
yola yola, yırta yırta, dele deşe.

kendini kontrol etmek iyiymiş öyle diyorlar.
ben faydasını gördüm mü hiç emin değilim.
görmedim desem yeridir.

kendini kontrol etmekten yeğdir, kendini bırakmak, bırak senin için çırpınsınlar.
ama bir baktım ki çırpınacak kimse kalmamış.

iyi insan olmak falan hikaye.
en büyük yanılgı bu mu yoksa.
iyi insan olmakla iyi insanı oynamak arasında cebelleştiğimiz için mi kötüyüz?

iyilik netliktir zannımca. geldiğim nokta bu.

çok yoruldum.
iyiliklerin hepsi beni bulsun.
çok rahat edeyim.
biri sınavını verdin desin.
bunu yaşayayım tüm hücrelerimle.


9 Şubat 2014 Pazar

büyürken...

kaç yaşında olursan ol...neler yaşamış olursan ol...büyümeye başladığında canın yanacak.

tohumun çatlaması gibi, ağacın filiz vermesi gibi
bir yerlerin yırtılacak, kırılacak ve acıyacak.

yalnız olacaksın.
ya da yalnızım sanacaksın.
sana ikisi de aynı şeymiş gibi gelecek.
oysa yalnız değilsin.

ilk defa kendi başına, sadece seni ilgilendiren bir karar vermen gerektiğinde
büyümeye başlayacaksın.
sadece seni ilgilendiren...
senin hayallerine uygun
senin seçeceğin bir yolun önünde durup
o ana dek tanıdığın, güvendiğin insanlardan yardım bile alsan...
o yola yalnız başına girmen gerektiğini anladığında
büyüyeceksin.

karar ve sonuçlar sadece seni ilgilendireceği için
kurban yok
mağdur yok
zalim yok
mazlum yok.

tek başınasın.

kendine her rolü biçebileceğin o yolun başında
tek başına karar vereceksin.

kendimi nasıl koymalıyım ortalığa?
bu kez dostlar yok.

ilk kez gerçekten
korkacaksın.

ama eğer başarırsan, bu senin başarın olacak.
sadece kendin için.

güçlen ve sen ol.
rast gelsin.



5 Şubat 2014 Çarşamba

:)

Günaydın Dünya :)

Sabahın o güzel saatlerinde, insanın içine yepyeni ümitler ve hayat ışığı dolmuşken uyanmak...önünde kocaman ve sana ait bir gün olması ne güzel.
Az sonra yola çıkacağım. İnsanın istediği yere gidebilecek olması ne güzel.
Öncesinde bir sıcak poğaça ve çay. Bunları istiyor olmak ne güzel.

İyilik, güzellik, şans ve mutluluk. Çabalarının karşılığını alabilmek, kendini bozmadan yola devam etmek, mücadele ve yolda yepyeni sımsıcak dostlarla karşılaşmak...ne güzel.

Sabaha bu bızdığın videosuyla uyandım. İzledim...içimi bir sevinç kapladı. Nedensiz.
Nedensiz sevinçler de hediyedir.

Bir bebek geliyor dünyaya ve her şey onun için yeni.
Yağmur seni ıslatan ve bazen can sıkıcı bir şeyken onun için mucize.

Bugün hayatın mucizelerine kollarını aç dedim kendime.
Aç ve sarıl.

Bir kez geldin.
Göller, denizler ve yürüyen, koşan bulutlar var, yıldızlar var, her biri başka insanlar var. Dualar var, sevgiler var. Kahkaha diye bir şey var.

Yağmuru seven, koklayan ve tadına bakan o minik kız gibi, hayatın içine dal.

Çok da fazla bir şey bekleme..sakin ol.
ve hep mutlu ol.






14 Ocak 2014 Salı

*

bugün bana ilk defa ne istiyorsun diye sordular.
"ne istiyorsun?"
"ne hayalin var?"
cevap veremedim.

hayallerim bir bir gözümün önüne geldi. içinde hep bir sevdicek var. yaşayan ya da yaşamayan.

benim hayalim ne?
yok.

suyun içindeki kabarcıklar gibi, arada görünüyor sonra kayboluyorlar.
yakalayamıyorum.
bugün ölecek olsam ne yapmak isterdim?
soru bu olmalı belki de.
şu an cevabım, hiç bir şey.

yapmak istediğim hiç bir şey yok.

Aslında Kapalıçarşı'ya gidip, bir evi baştan aşağıya tekrar döşemek isterdim.
Tepede bir ev, şehrin ışıkları geceleri aşağıda olsun. Işık denizi gibi, siyah bir kadifenin üzerine serpilmiş inciler gibi parlasınlar.

Gün doğduğunda güneş evin tüm camlarını sırayla dolaşsın.Ev ışık içinde yüzsün.
İçinde çiçekler olsun. En geniş camın önünde, irili ufaklı saksılar, asla simetrik değil, aynı renkte de değil çiçekler de hepsi ama hepsi farklı olsun.
Yeşilin tonları pencerenin önünü doldursun.
Ben dinleneyim.

Az insan.
Az konuşan az insan.
Lütfen.

O evde geçmiş ve gelecek olmasın. Onların ağırlığı çok büyük. Olmasın.
Ne kimseye fayda, ne iyi dilekler, hiç bir boş sözcük duyulmasın.

Belki bir tuval. ve boyalar.

Bunu bile istediğimden emin değilim.
Sanırım ilk ihtiyacım olan şey beni hayata bağlayacak sıkı bir öfke.
Başka hiç bir şey beni kurtaramaz.



7 Ocak 2014 Salı

***

Bu dünyaya gözlerini yeni açmış bir bebeğe neler öğretmeli?
Az evvel karanlıktaydı ve ışığı hayal bile etmemişti.
Yediği önünde, yemediği arkasında, onu seven bir annenin içinde, korunaklı dünyasında parmağını emmekle meşguldü.
Aniden o karşı durulmaz güdü geldi, hareket ediyor...Bilmediği bir dünyaya doğru karşı koyamadan sürükleniyor.
Korkuyor mu? Büyük ihtimal. Heyecanlı mı? Elbette.
Ve işte ışık göründü. Sıcak eller hissetti vücudunda, bu da kim? Büyük bir korku dalgası ve ilk tokat darbesi. Arkasından ilk ağlayış.
Doğdu.
Doğdun.
Doğdum.

Kimbilir nasıl bir dünyaya?
Belki anne bebeği doğururken ölecek, belki hem anne ve hem de baba hayatta olacaklar. Belki çok zenginler, belki de istenmeyen sekizinci çocuğu olacak ailenin.
Çölde doğmuş olabilir ya da buzullarda. 'Modern' bir batı ülkesinde ya da Tibet'te.
Bebeğe herkes bir şeyler öğretecek.
Yemek yemeyi, su içmeyi, rahat uyumayı, tuvaletini altına yapmamayı, konuşmayı öğrenecek.
Bir insanın hayatı boyunca öğreneceği en işe yarar şeyleri sadece bebekken öğreniyor olması ne garip.

Sonrası...gelsin okuma yazma, ideolojiler, dinler, sosyal statü durumları, kadınlık-erkeklik jargonu, ilişkiler ve hayatta duruş metodları.
Bebekken öğrenilenler tüm dünya bebekleri için ortakken, sonradan öğrenilenler hep diğerlerinden farklı olacak. Hangi coğrafyaya, hangi dile-dine-ırka ve aileye doğduysan ona göre şekillenecek. Doğduğun şartların tam aleyhine bile tavır geliştirsen, aslında tavrını belirleyen şey tam da içine doğduğun kalıp olacak.

İnsan "ben neyim?" "kimim" "neden buraya gönderildim" sorularını derinden sormaya başladığında, karşısına ilk çıkan duvarlar bunlar. Duvarları yıkmaya karar vermek ilk zorlu adım, önce tırnaklarınla, kanayarak, ağlayarak başlarsın. Bir duvar, biri daha. Başını dik tut, aklını boşalt, kalbini temizle ve göğe bak. Ne var gökte? Yıldızlar, yıldızlar. Karanlık ve arada parıldayan ışıklar.
Gerisi sana kalmış.
Bir bebek doğduğunda, en korktuğum şey bebeklik çağı bittiğinde ona öğretilenler.
Nesilden nesile aktarılan bilgiye saygı duymakla birlikte, korkunun, endişenin, kaçmanın, görmezden gelmenin de öğretiliyor olmasını aklım almıyor.
En çok neyden kaçıyor insanlar biliyor musun sevgili okuyucu? Hayattan ve ölümden.
Oysa bu iki kavram doğan her bebek için ortak kader. Kimse için değişmez tek gerçek.
Binalar yükselip, insanlar duvarların içine kapandıkça gökyüzüne bakmak imkansızlaştı. Binaların içine doğan bebecikler, gökyüzünün onlara verebileceklerinden habersiz büyümekteler.
Bir kenara çekilip öylece oturmak ve düşünmek, pek çok eğitimden fazla şey katabilir insana bunu atladık.
Son zamanlarda kafamdaki tek imgelem bir kadın ve bir erkek, çamurdan yapılma bir ev ve yeşil çimenler üzerinde koşan çocuklar.
Dünya böyle toz pembe bir yer değil biliyorum ama imgelemim bu. Savaş olacak, deprem ve hastalıklar, bunların hepsi olacak. İyiler var ve kötüler var, bunlar da olacak. Ama tüm bunların arasında göğe bakan ve nereden geldiğini tüm kalbiyle düşünen bir çocuk hayal ediyorum.
İnanıyorum ki o çocuk hepimizi kirimizden kurtarır.

Çocuklarımızı hayattan korumayı bıraksak.
Düşseler.
Kediyi kuyruğundan tutsalar.
Karınca yeseler.
Aşık olsalar, kime isterlerse.
Düşünseler, özgürce. Yönlendirilmeden.

Çocukları hayattan korumayı bıraksak...

Çünkü bunu zaten yapamayız.