26 Aralık 2009 Cumartesi

Dostlarıma

Ben bu onkolojik hastalıklar mevzundan bahsetmekten çok hoşlanmıyorum biliyorsunuz.
Her yazımda, her üzüntümde ya da neşemde bu hastalıktan eser var. Onu da beni tanıyanlar anlıyor, farkındayım.
Ama böyle hakkaten hepimizi ilgilendiren bişey olunca da bahsetmemek haksızlık olur diye düşünüyorum.
Facebookta gezinirken KİT-VAK'la ilgili bir grubun olduğunu farkettim. Facebook anasayfasından KİT-VAK yazıp aratırsanız, karşınıza çıkar.
O sayfada gezinirken...
hasta yakınlarına konuk evi hazırlandığına dair bir gazete haberi gördüm.
Sevindim.

Nakil Merkezlerinin sayısı Türkiye de çok az. Teknik bilgiyle can sıkmayayım, o sayfada hepsi mevcut.
Ama hasta yakınları...
İzmir'de ya da çok yakınlarında oturmayanlar için hastaneye gidip gelmek, ulaşımın maddi imkanlarını karşılamak çoğu zaman o kadar zor ki.

Ramazan Bayramı öncesi genç bir anneyle konuşuyordum.
Bayramda memlekete gitme hazırlığı yapıyormuş.
Yaklaşık 1 yıldır evdeki diğer küçük çocuğunu görememiş.
Galiba Bingöl'den bir anneydi.
Gidememiştir. İmkansızlıklar diz boyu.

Bir kaç saatlik bir mesafe bile olsa gidip-gelmekte zorlanıyor insan.
Bu çocukların ilaç aldıkları dönemde başka insanlarla görüşmesi bile yasak.
Maskeli bile olsa otobüse filan binmemeleri lazım.
Ama mecburen biniliyor çoğu zaman.

Sahi bu arada...maske niçin kullanılıyor anlatmak isterim.

Maske ya da o şirin dazlak kafaların aslında hastalıklarla hiç bir ilgisi yok.
Tedavi sırasında kullanılan ilaçlar çocukları dirençsiz bıraktığı için bir korunma önlemi olarak maske takılıyor.
Saçlar da tedavi nedeniyle dökülüyor. Yani bu sizde üzüntü ya da çekince oluşturmasın.

Onlar bizden korunuyor, biz onlardan değil.:)
Anlatabildim mi?

Bazen saçlar kısmen dökülüyor. Yani dışarıdan baktığınızda bir sorun olduğunu anlayamazsınız bile.
Bu nedenle canlarım...çok dikkatli olmamız lazım.
Gripliysek, bulaşıcı bir durumumuz varsa o maskeyi biz takmalıyız. Ki onları koruyabilelim.

Ay nerden nereye geçtim.
KİT VAK'ın desteğiyle bir hasta yakınları konuk evi açılıyormuş.
Nasıl sevindim anlatamam.

Sıcak bir çatı altında, sevdiklerine yakın olabilecekler artık.

Hayırsever arkadaşlarıma KİT-VAK sözcüğünü hatırlatmak istedim ben de...

Bazen İzmirdeki marketlerde görüyorum.
Kit-Vak'ın ya da Lösev'in yardım kutuları var kasalarda.
İçlerinde bazen işi bitmiş alışveriş fişlerini görüyorum.
Orası çöp değil.
O kutularda toplanan paralar, Nakil Ünitesi'ne hayat kurtaran yeni bir makine, yeni imkanlar demek.

Neyse uzatmayayım.
Ben bu konularda düzgün yazamıyorum.
Bir eksiğim, gediğim, hatam olduysa kusura bakmayınız lütfen.
Sizi çok seviyorum paylaşmak istedim.:)

http://www.sondakika.com/haber-izmir-de-hastalar-ve-yakinlari-icin-konukevi-1833518/

:)

kendime tavsiye ettiğim:
Kafan karışıkken bloga yazma.

kendime cevabım:
Kafam karışık değilse neden yazayım? gider yaşarım.


Okuyuculara tavsiyem:
üstüme varmayın, geçer birazdan.

Okuyucuların cevabı:

22 Aralık 2009 Salı

kadınlar


kategorize etmekten nefret ediyorum.
hiç bir şeyi bölümlere parçalara ayırmak istemiyorum.
bir bütün olarak algılamak...evet işte bundan hoşlanıyorum.

kadın ya da erkek hepimiz insanız.
hepimizin farklı bir hayat hikayesi var.
hepsi çok değerli.

eğer onur'un, ahlağın, saygı ve zerafetin konuşulduğu, önemli olduğu, üzerinde düşünüldüğü...
hatta
hayatların bu kavramlar üzerine kurulduğu zamanlarda yaşasaydık dünya bambaşka bir yer olurdu bunu biliyorum.
kurallara sadık kalındığı zamanlarda.

akşam bir belgesele denk geliverdim. sonundan ucundan.
Lilithin Kızkardeşler'ymiş adı.
Sanırım Muğla taraflarında yaşayan 3 kadının hayat hikayesi.
tek başına balıkçılık yapan bir kadın.
pamuk toplayanlar ipek böceği yetiştirenler.

tek başına ağ atıyor, ağ topluyordu balıkçı olan.
deniz usulcacıktı.
çok doğaldı.
olduğu gibi.

hepsi çok çalışıyorlardı.
hepsinin işi tabiatlaydı.
ipek üretenler o ipekle kumaş dokudular.
bayıldım.
dolansız tam bir üretim.

yüzleri Anadoluydu...ama hepsinin...
bu ara Anadolu'ya takmış durumdayım.
binlerce şey geçti aklımdan.

çok hoşuma gitti.
o kadınları çok sevdim.
evlerine gitsem kabul edilirim gibi geldi.
açsam karnımı doyururlar, üzgünsem beni dinlerler
hatta akıl edemediğim akılları verirler bana.

epeydir onların bilgisine açmaya çalışıyorum kendimi.
bulabildiğim gerçek Anadolu kadınlarına.
Hani Fikret Otyam'ın resimlerindeki gibi kadınlara.
Koca gözlü, koca yürekli, çok çalışkan o kadınlara.

eğitimle kirlendiğimizi düşünüyorum bazen.
aman şimdi yanlış anlaşılır bu laf.
yanlış anlamayın olur mu?
dostlarım ne demek istediğimi biliyorlar, rahatım.

okumak-yazmak değil kastettiğim.
elbette değil.
bizi sıradanlaştıran, aynılaştıran, farklarımızı budayıp bizi tekdüzeleştiren öğretiler.

ben örümceklerden korkuyorum.
buğdayla arpayı birbirinden ayıramam.
balık tutmayalı yıllar oldu.
evimizde bir minicik hayvan bile yok.
güneşin doğduğunu görmek için perdeyi açmam gerekiyor.
horoz sesiyle uyanmıyorum.

bu koca dünyada tabiatın içinde, tabiattan ayrı yaşıyorum.
kuşları tanımıyorum, balıkları da.
keçiler ne kadarda bir doğurur sahi?
göster desen 3 ağacı tanıyıp gösterebilirim. o da belki.

şehirli kadının acıklı hayat hikayesi gibi oldu.
ne bileyim işte...bunları düşündüm o kadınları izlerken.
ama en çok hayata bakışlarını sevdim.

içim rahatladı.

28 Kasım 2009 Cumartesi

hayat dışarıda...

Bak ben ne yazmak istiyorum sevgili blog. sana anlatayım.
cıvıltı seviyorum ben, bir de kahkaha.
başkalarına anlatsam bön bön bir bakışla karşılacağım tuhaf şeylere birlikte gülebildiğiminsanları seviyorum.
çok saçma olur bu gülünecek şeyler.
ama öncesi vardır.
vardır da dünya üzerinde bir tek siz bilirsiniz.
onun için güzel gülünür bunlara.

kahvaltıyı seviyorum.
poğaçaları, simitleri ve de son zamanlarda boyozu.
çayı seviyorum.
sabah vakti içilen ilk yudum çayı.
kahvaltı üzerine Türk kahvesini...şekerli olsun, köpüklü olsun. fincanı ince olsun.
yanında sigarayı seviyorum.

kendim gibi davranmaya devam edebildiğim
, gerekirse yanında uykum var deyip ayağımı uzatıp sohbete devam edebildiğim insanları seviyorum.
çok salak şakalar yaparım o insanlara.
gülerler onlar.
ben derhal daha salağını yapmak için zihnimi karıştırırım.
ha ha...:)


dışarıda yemeği seviyorum.
bildiğin dışarıda...
mümkünse lezzetli yemekler yapan bir restoranda yiyeyim hep...
evdeysem de balkona çıkayım.
hep temiz hava olsun.
rüzgar essin arada bir.

bulaşık temizlik sevmiyorum sevgili blog.
hiç işim olmaz değil elbet. yapınca güzel ve dikkatli yaparım, sıkıntıdan patlarsın.
ama sevmem yani.

ha bir de yanan çakmak seviyorum.
hani çakar çakmaz çakan çakmakları.
şu an sigara yakmaya çalışıyorum ve gıcık çakmakların hiçbiri yanmıyor da.
ordan şeyettim.

bekle gelicem, çakmak bulayım.

ha evet, ne diyordum.

bebekleri ve konuşan akıllı çocukları seviyorum.
ay hepsi tatlı ya neyse.

çikolata da iyidir bak.
tiramisu filan da.

denizi seviyorum.
bir tekneyle dünya turu yapacak kadar seviyor muyum bilemedim ama.
o orada dururken, kenarında oturmak hoş.

bu arada...
kibritlerde mi Çin'den geliyor artık bilemedim.
kültablasının içi yakmayı başaramadığım kibritlerle dolu.
sigaramı görünce tutuştu.
sinirlendim sanki.

amacım aslında Karşıyaka Çarşı'yı anlatmaktı.
:)))
inanabiliyor musun blog?
bir tek onu anlatmadım.
hayret birşey ya.
Güzeldir diyeyim, daha fazla uzatmayayım.

hadi görüşürüz...:)

25 Kasım 2009 Çarşamba

***

hiç bir şey dışarıdan göründüğü gibi değilmiş.
bir ben varmış benden içeri.
olması gerekenlerle olanlar aynı olmak zorunda değilmiş.
herkes farklı, herkes aynıymış.
bir bakışta anlaşırmış bazen insanlar...
da...dibindeki seni anlayana kadar karnın çatlarmış.
gülerek ağlarlar
gülmekten ağlarlarmış.
ama her iyi şeyin de bir zamanı varmış...
sabır çocuk, sabır çocuklar, sabır anneler...-belki de haddim olmayarak-
sizi seviyorum.

18 Kasım 2009 Çarşamba

***


Siz gidiniz ben duracağım
Büyük yıldızlara ve dağlara karşı
İşte bu yol kavşağında dinlenip yıllarca
Genç ihtiyar fakir fukara demeden
Gelen geçen ben-i Ademin adını soracağım.


Kimse adını demezmiş varsın demesin
Elalem gülermiş varsın gülsün
Yağmurlar yağarmış varsın yağsın
Bir şeyler olurmuş varsın olsun.

turgut uyar

19 Ekim 2009 Pazartesi

tekrar bakmalı

Kendini alıp, kafasındakileri alıp, yaşanmışlıkları, korkuları, yenilmişlikleri alıp, hayal kırıklıklarını bir cebine, umutları bir cebine koyup tek başına dağa, taşa, ormana kaçan insanları seviyorum.
Panter, deniz ve küçük kız diye bir yazmıştım. Hah tam da o güzel deniz kıyısında böyle bir adam vardı.
İsmi Tarzan.

Gerçek ismi neydi...kimse bilmiyordu.
Bizim küçük restoranımızın arkasında, dağın güzel bir yamacında yaşıyordu.
Eğimli tepeye setler yapmıştı. Orada çiçek, sebze filan yetiştiriyordu.
Arada bir görünür, çoğu zaman ortadan kaybolurdu.
İnsanlarla çok sınırlı bir muhabbeti vardı.
Şimdi bakıyorum da amacı bu imiş zaten.:)
Anlayamayacak kadar gençtim.

Böyle bir insanın varlığının tuhaflığını farkedemeyecek kadar gençtim.
Onun varlığını öğrendiğim ilk andan itibaren her şey bana doğal gelmişti.
Hani 2 yaşındaki bebek uçan bir insan görse bile bunu normal karşılar ya, öyle.

Bir de o zamanlar...
Bilmem katılır mısınız?
"Farklı" insanlar vardı.
"Farklı" insanlar normaldi.
Sanki heryerdeydiler.
Büyük bir doğallıkla kabullenilirlerdi.
"Kimbilir neler yaşamış" denir, haklarında bir şey bile öğrenilmeye çalışılmazdı.

Mesela Bizim şehrimizin ortasındaki bir caddedeki "Kuşlu Ev"
Ah, inanılmazdır.
Yıllarca bu şehirde yaşayıp da o evi farketmeyenler vardır, o ayrı.
O evi farketmek için kafanı gökyüzüne çevirmek gerekir çünkü.
Bunu yapmayı akıl eden insan sayısı azdır...

Kuşlu Ev....
Sanırım 3 katlı bir apartmanın terasına ahşaptan kat çıkmış Kuşlu Ev'in mimarı.
Nasıl anlatsam...
Profesyonel bir mimari değil ki...
Cumba benzeri şeyler, köprüler, odalar...
Ve orada kuşlar...
Sahibi aşıkmış diye duymuştum.
Sanırım kavuşamadılar...O da aşkını ahşap vasıtasıyla kuşlara sundu.
Bilmiyorum gerçek mi...
Bu hikayeyi dinlediğimde de hemen hemen aynı yaşlardaydım.
Doğal ve güzel gelmişti bana...
O kadarcık.

(Sonra o çatıyı yıktılar. kaçakmış. Zavallılar.)

Bir de şehrin arka sokaklarından birinde
nasıl anlatsam?
Hani küçük Anadolu şehirlerinin tevazu fışkıran sokakları vardır.
Evler çok alçaktır, tek katlı ve küçük kapılıdır.
İnsan bu eve normal bir boyda insan sığamaz diye düşünür.
Halbuki güzeldir o evler.
Bir lokma, bir hırka felsefesini fısıldarlar.
Neyse...

O evlerin birinin önünde çiçekler var.
Sen arabayla daracık sokaklardan ilerliyorsun...
bir dönüşte aniden o çiçekler ve o ev çıkıyor karşına.
Türlü çeşit konserve kutusuna ekilmiş çiçekler.
Türk çiçekleri.
Yeni moda hiç bir şey yok...
Bildiğin çiçek...
Tüm Huskylere inat...Karabaş köpecik gibi.:)

O evin sahibini de eşimden öğrenmiştim.
Zor bir mesleği var imiş.
Onu çiçeklere aşık etmiş demek ki...

Bu yarım yamalak anlattığım hikayelerdeki adamlar, insanlar...
Kendimi bu aralar onlara çok yakın hissediyorum.
Onları anlıyor, hepsini birer insan kardeşim olarak selamlıyorum.

Sürüden ayrılıp şair olanları...
Kafasını caddenin ortasındayken utanmadan gökyüzüne çevirenleri...
Yolda gördüğü köpecikle muhabbete girişenleri...
Evinin balkonuna ilk kez bir saksağan geldiğinde, neşeyle koltuğa tırmanıp, camdan onu seyreden o küçük kızı seviyorum.

Kendini olduğu gibi kabul eden...
başaramayınca sessizce giden...
kendini çiçeklere, kuşlara, şiirlere veren insanları seviyorum.

Onlar azaldı farkında mısınız?
Ya da ben göremeyecek kadar körleştim.
Umarım öyledir
ve gözlerim gerçeğe açılır...
Neşeyle...:)

9 Ekim 2009 Cuma

hey günlük

n'apıyorsun, nasılsın...
seni bir kenara fırlatıp attığım için üzgün olabilirsin.
aldırma...
zaman zaman hepimizin başına gelir.
kişisel bir mesele değil.
sorun sen değilsin yani.
ben yorgunum az biraz.
konuşmalarımı kendi içimde yapıyorum.
kendimle halleşiyorum.
kendime soruyorum.
kendim cevaplıyorum.
kavga ediyorum
sinir oluyorum.
barışıyorum.
kendimi affediyorum.

bunların hiçbiri seni ilgilendirmez.
onun için yalnızsın bu aralar.

belki bir gün yeniden...
söyleyeceklerimin bir işe yarayabileceğini düşünürsem...
o kıvılcım içimde yeniden yanarsa...
neşelenirsem, ne bileyim güvenim tazelenirse...
belki gelirim.

2 Ekim 2009 Cuma

limonlu soda

limonlu soda gibiyim bugün.
serin, ferah ve mutlu.

evi temizledim.
evimin temiz halini seviyorum.
işim bitince bir fincan kahve yapıp o temizliği seyretmeyi.

bir de inadına yumuşacık bir hava var dışarıda.
huzurlu huzurlu.

çamaşırlarım da kuruyor, yaşasın.
ılık güneşin altında bir o yana bir bu yana kımıldayarak.

yarın çok sevdiğim insanlar gelecek bana.
güzel insanlar, kalbimin kapılarını açtığım insanlar.
mırıldadığım, vızıldadığım, mızırdadığım, gülüştüğüm ve de dertleştiğim insanlar.
yerine göre değişir elbet.

parmaklarım klavyede yavaşça dolaşıyor
limonlu soda içiyorum bir yandan
telefonum yanımda
haftaya bırakacağım sigaram yanımda.

panterli yazı orada kalsın istemiştim.
ama içimden bunları söylemek geliverdi.

bilgisayarın önünde iki oyuncak var.
yumuş yumuş.
biri minicik bir fil.
canım kuzenim Ümit'in armağanı.
diğeri inadına civcivli bir tavşan.
ona ten rengi olarak sarı rengi uygun görmüşler.
pembiş burnu var bana bakıyor.
Pervin Halacığımın armağanı.
ekrana yapıştırılmış bir mini bebecik ve de boynunda asılı kocaman bir hamur çiçek.
ben yapmıştım. her zamanki "bir şey yapmalıyım" delilik anlarımdan birinde.
yine ekranın kenarına yapıştırılmış bir köpecik.
bacağını kıvırmış, çok afili.
e bu bir kız bilgisayarı olacak o kadar.

güzel, bunlar da kayda geçti.
sevindim.
neye yarayacaksa bilemedim ama.

29 Eylül 2009 Salı

deniz, küçük kız ve panter

çok işim var. koşturup durmam gereken zamanda bacon'ın sayfasına baktım ve çocukluk anılarım canlanıverdi.
durduramadım.
Tanaşa, Valtonoz, Liman Kampı.
Dantel gibi koylar, gerçekten çok mavi bir deniz, köpeğimiz Panter ve ben...
Üniversiteyi yeni kazanmış ben.
Çok soru işareti var kafamda.
Üzgünüm, endişeliyim, mutluyum.
Hayatımda ilk defa kendimi büyümüş hissediyorum.

Kızgınım da çok.
Nedenini anlatamam.
Geçti gitti.

Hava kararmaya yüz tutmuşken...
ama hala da aydınlıkken aslında...
Panter'i alıyorum yanıma, deniz kıyısına gidiyorum.

Panter, asıl Panter değil...
Yani İlk köpeğimiz Panter deli bir kurt köpeğiydi.
Sadece babamdan çekinirdi.
Bir gün ben onu sevmeye çalışırken...
üstelik o anda babamın ellerinin arasında olmasına rağmen.
gözünde bir anlık ışık yanıp söndü.
elimi ona uzatmıştım.
başına dokunacaktım.
sevecektim.
bana alışsın istemiştim.
gözünde ışığı gördüm.
dişleri tak etti.
inanamadım.
ne kadar açık bir düşmanlık.
gizlemeden.
pis serseri.
babam çok kızdı Panter'e.
ben Panter'i ömrümün sonuna dek sildim defterden.

Ama yukarıda anlattığım Panter, o değil. Panter3.
Torunu bu vahşi köpeğin.
inadına sevmelik.
inadına kuzu.

Hatta bir gün...
tepedeki çadırımıza çıktım.
galiba gizlice sigara içecektim.
sevmelik Panterciği karşımda buldum.
Tuhaf şeyler yapıyordu.
bir bana koşuyor, bir arkada durmakta olan köpeğin yanına gidiyordu.
Arkadaki köpeğe baktım.
kim ki?
aaa...Kırtay Motel'in köpeği.
Bizim Panter utanmıştı.
Meğer aşıklarmış birbirlerine...



Neyse...hikayeye dönelim.
Üniversiteye gidecek minicik kız, yanına köpeğini almış akşam vakti deniz kıyısına gidiyor.
.
.
.
Panter'le uçurumun kenarına oturduk.
Manzarayı anlatmaya gerek var mı?
Lacivert deniz Bandırma'ya dek ayaklarımızın altında uzanıyor.

Çok oturduk orada.
ben çok düşündüm.
Panter de düşünmüş müdür acaba?
Sonra şarkı söyledim.
Bağırarak şarkı söyledim.

Kendimi yeni hayatıma hazırladım.
Ertesi gün yola çıkacaktım sanırım...
Panter güzeldi.
dosttu.
Deniz şahaneydi.
benimdi.
o deniz her zaman benim olacak.

Bundan güzel hikaye olur mu?

24 Eylül 2009 Perşembe

çay kahve

tamam, peki.
dağıldım biraz.
bunun psikolojide adı ne bilmiyorum
ama
içimden geçenleri söyleyemiyorum.
söylediklerim mırıldanmalar sadece.

bazen de
insanın sadece kendisinin duyması gereken şeyler vardır ya hani,
sadece kendine söyledikleri...
ani tepkiler.
onlar ağzımdan çıkıveriyor.:)
beni çok zor durumda bırakıyor.
gülüyorum.:)))

çok sevdiğim biriyle konuşurken bile
kendimi kontrol altında tutmaya çalışıyorum.
bazen patlıyorum ama.
ona dökülüveriyorum.
karşımdaki korkuyor.:)
üzülüyor, şaşırıyor.

gördüklerim, yaşadıklarım, dinlediklerim...
anne hikayeleri, çocuk hikayeleri, insan hikayeleri...
tüm bunların arasında normal kalmaya çalışıyorum.
beceremiyorum.

yeter...

güne uyandım.
pırıl pırıl bir sabah. buna sevindim.
ışığa ihtiyacım vardı.

üstelik biraz iznimiz var. bugün yola çıkacağımızı düşünüyorduk, dün öğrendik ki haftaya kalmış yolculuk.
İnşallah.
Buna daha da çok sevindim.:)
evim ve ben iki ybancıydık epeydir. seviyeli bir ilişkimiz vardı.

yani arada bir şöylesine toz alıp, süpürüveriyordm kendisini.:)
sevmeden, bağ kurmadan.
acaba kendisiyle yakınlaşsam mı diye düşünüyorum şimdi.:)

koşturmadan, yetişmeye çalışmadan, bir süredir görmediğim sevdiklerimi göreyim diyorum.
sokağa çıkayım, yavaş adımlarla ama huzurlu yürüyeyim.

böyle işte.
dedim ya anlatmayı beceremiyorum.:)

13 Eylül 2009 Pazar

aşk

Geçen hafta bizim apartman insanlarıyla yemeğe gitmeye karar verdik. İtiraf ediyorum ilkinde o kadar eğlenmiştik ki kimsenin canı evde yemek istemiyor, mümkün olsa her akşam o restoran senin bu restoran benim deyip gezeceğiz. Yemekler nasıldı, servis hangisinde daha iyiydi muhabbetini yapmak için bile buna değer.:) Her neyse, üstümde ilk defa giydiğim bir beyaz bluz var. Bendeniz esmer kişisine pek yakıştığını söylediler.:) Annemin evinin kapısından çıktığımda İlker merdivenleri birer ikişer atlayarak yanıma geliyordu. Aniden beni gördü: " Abaaa...Bu dok dık..."
Türkçesi: "Abla bu çok şık."
Ha ha haaa...

"Gel elimden tut" dedi.
Elele tutuştuk, yürümeye başladık küçük insanla.

Çok kalabalığız, doğal olarak kümelere bölünmüş durumdayız, kümeler sürekli eleman değiştiriyor ve yürüyoruz.
Herkes birbirne laf atıyor, filan.

Yürürken bu aniden durdu yine:
"Dimdiiiiiii....ben sana asık olsam..."
Gözlerim hayretle büyüyor:
"Ne diyosun sen velet? Eeee?"
"Du bidakka...ben dimdi sana asık olsam...sen köpyüden geçsen...köpyü yıkılsa..."
"Ne köprüsü, ne diyosun yavrum sen?"
"Köpyü yıkılsa....ben elimi uzatıp seni tutsam..."

N'olur bana söyleyin, bundan daha güzel bir aşk itirafı duydunuz mu?
:)))

"İlkercim, yavrum, seviyo musun sen beni?"
"Dok."
(çok.)
"E, evlenelim o zaman biz." (dünden razıyım hayret bişey.)
"Evyenelim."
"sor bakalım Ahmet Amca'na ne diyecek?"

Hafif çe korkarak ama biyandan gayet kendinden emin bir şekilde yanımızda yürüyen Ahmet'e soruyor.
"Evlenebiliy miyim Ünta Abamla?"
Ahmet gülerek höttt! diyor. :)))

Gördüğüm en pasif agresif velettir İlker. Gülüyor, gözlerini kısıp, sesini alçaltarak Ahmet'e sanki şakaymış gibi gayet sert cevaplar veriyor.

Çok eğlendik biz o gece...Dönüşte kuzum Umutuma bir doğumgünü partisi yaptık hatta. Dans ettik, deli gibi zıpladık.
Bu arada not:
İlker'in annesi Bilge, gayet gıcık bir kaynana olacağa benzer...İlker'in bana düğün hediyesi olarak vereceği ev ve araba sözlerine çok bozuldu. "İki dakkada sattın anneni, tüh sana " bile dedi.:)))

Yani...hülasa...
anladım ki gerçekten seviyorsan eğer...
sevdiğin zor durumdaysa onun elinden tutuyorsun...
başka hiç bir şey düşünmeden...
Vakte ihtiyaç duymadan, düşünmeden, düşünemeden.
onun elinden tutuyorsun...

Gerisi yalan...

11 Eylül 2009 Cuma

Hayrettin Dedeciğim iyi ki varsın

Ak sakallı dedeciğim Hayrettin Karaca akşam Siyaset Meydanı'ndaydı.
Dedeciğim diyorum, çünkü ben O'nu dedem olarak görüyorum.
Tonton, akıllı, görmüş geçirmiş, durmadan okuyan ve ömrünün büyük bölümünü doğa'ya adamış bir Dede.
Ne zaman televizyona çıksa, susar izlerim.
Bana geçmişten birşeyleri hatırlatır.
Artık sisli imgeler arkasında kalmış, gittikçe uzaklaşan, güvenli, güzel, haysiyetli günleri.
Bu nedenle O'nu dinlerken çıt bile çıkarmam.

İsterse Bandırma'daki çocukluk günlerini anlatsın, isterse ağaçları...farketmez...dinlerim.

Dün akşam söylediklerini duyamayan, dinleyemeyen varsa diye azıcık hatırlatmak istedim.

O korkunç selde kaybettiğimiz şeyin aslında tarım topraklarımız olduğunu söyledi.
Rakamları duysanız inanamazsınız.
Ben de buraya yazmayacağım, istatistikle sıkmayayım canınızı.

Ama dünyada, özellikle canımız Türkiyemizde tarım alanlarının gittikçe daraldığını, verimin düştüğünü ben bilmiyordum. Bu derecesinden haberim yoktu.
Yağmur yağdığında suyu emecek toprak lazım, toprağın olması gereken yerde binalar ve asfalt yollar var.
Yazın bir damlasını bile harcamaktan imtina ettiğimiz su, kendini o yollara vuruyor, denize akıyor.
Beraberinde...üzerinde domates, biber, meyve yetiştireceğimiz toprağı da alıp götürüyor.

Açlıktan ve kıtlıktan bahsetti.
Kıtlığın ne korkunç bir şey olduğunu örnekleriyle anlattı.

Bizim ufak şehrimizde bile...
yeni imar bölgeleri en verimli arazilere açıldı.
Gelişen iki yeni mahallemiz var, ben 42 yaşındayım, çocukluğumda hepsi tarlaydı.
Çok verimliydiler, babamdan duyardım.
Birisinin altından yeraltı gölü başlıyor, ilerideki köylere kadar gidiyor.
Buralara 7 katlı evler diktiler.
Depremde o evlerden birindeydim.
Çok lüx bir apartman dairesinde oturuyorduk.
Duvarlarımız çatladı, içeri yağmur suları girecek kadar.

Doğa bize "oraya ev yapma, buğday ek" diyordu. Yeni yeni duymaya başlıyorduk o sesi.

Hiç aklımıza gelmemişti:
Bu şehirde belki de binlerce yıldır yaşayan atalarımız ovaya hiç ev yapmamışlardı.
Bütün evler ve yaşam alanları şehrin dik, tepeli bir yamacındaydı.
Hiç sormamıştık kendimize:
"O insanlar haşa aptal mıydı?"
Niye evlerini yokuşlara, dik tepelere yapmışlardı?

Şimdi o tarım alanlarının üstünde yeni iki koca mahalle var. Durmadan gelişiyor.
Bir de Sanayi Sitesi var.

Ve ben doğayla neden kavga ettiğimizi anlamıyorum.

Bu yazı can sıkıcı olabilir. Ukalaca bir yazı olarak nitelendirilebilir. Okurken aklınızdan "zaten biliyorum" lafları geçebilir.

Ama biz ne yapacağız?
Nasıl yaşayacağız bu şekilde?
Canım burdacığımın yazısındaki gibi...o yazıdaki haklı feryadı gibi...
Artık dertlenmiyeceğiz bile, öyle mi?

Birazcık bilim, birazcık akıl, birazcık fikir hepimize....

4 Eylül 2009 Cuma

bu da öyle bir yazı

İnsan cinsinin yazar kısmına hayranım.
Harbiden yazar olanlarına tabi.
böyle kelimelerin coşarcasına aktığı sayfalara, roman, hikaye karakterlerinin dellenip dellenip birbirine ettiği laflara...aforizmalara.
yenilmelerine, zaferler kazanmalarına, aşkı buluşlarına ve sıradan hayatlara.
Yazar kısmının o karakterlere kattığı "ben"lerine en çok.
o en hassas, en gizli yaşanmışlıkları paylaşıvermesine.
hayranım...

ki başımıza aynı şey gelirse ne yapmamız-yapmamamız gerektiğini bize önceden söyleyiverirler.
şaşıp kalırım.

Bir üst derecesi var bu hayranlığımın, şairler.
paylaşmanın kaymak tabakası.
aşkını, öfkesini, deliliğini, özlemlerini, en bencil duygularını anlatan insanlar.
gözüne sokmak için değil, olduğu gibi, kendiliğinden.

Turgut Uyar'ı seviyorum.

30 Ağustos 2009 Pazar

***

Baştan söyleyeyim, tatsız tuzsuz bir günlük yazısı bu. Öyle, sıradan. Anlatmak istediğim belirli bişi filan yok. Arada bağırabilir, gülebilirim.

Pazar günü rehaveti. 30 Ağustos Bayramı kutlamaları. Telefon konuşmaları.Sigarayı bırakmam gerektiği için ardarda sigara içiyor olmam. (Doğru okudunuz, aynı cümledeki gibi.Bırakmam lazım, ardarda içiyorum.)
Dün gece.
Cola reklamlarından fırlamış gibiydik hepimiz.
Ramazan'da gösterilen Cola reklamlarındaki gibi.
Koca bir apartman dolusu insan, hep beraber iftar yemeğindeydik.
İlkerlerin evinde. Salondaki geniş ve ferah masayı biz hatunlar kaptık. Çeşit çeşit yemek, her yaştan insan.
Küçük odada Bey'ler. Gülüş cümbüş, takılmalar, çok iyi düzelnmiş sofranın aniden birbirine girmesi. Sonra hiç bitmeyecek gibi görünen bulaşıkların yıkanması. Üstüne kahve ve nihayet Bilge'yle mutfakta başbaşa bağdaş kurup yere oturmamız ve birlikte içilen bir sigara.
Bu an değerlidir.
Bu an birbirimizi göremediğimiz zamanlardaki iç savaşların birbirimize anlatıldığı andır.
Çabuk olmalıyızdır.

bıdı bıdı bıdı....Doğru yapmış mıyım?
bıdı bıdı bıdı...sence de öyle değil mi?
bıdı bıdı bıdı...sen n'aptın?

Her nefeste anlatılan içimizin öyküsü dile geliverir.
Akıllar verilir.
Dinlenilir.
Savunmaya geçilir.
Gülünür.

Sonra: "Hadi toparlan, 15 dakika sonra aşağıda buluşalım."

Yeniden buluşulur.
Bu sefer kadın kısmının tamamıyle, hep beraber az ilerideki "yeşil alana".

Ki yeniden imar edildi buralar. yeşillik yok, beton ve bir kaç bank var.
Kimin umrunda?
Banka dizil....Kimi sade, kimi meyveli, limonlu buz gibi maden suları....Sigaraları yak.
Gelsin muhabbet.
Konu yoktur. Anlık konular varsa bile 2-3 cümleden fazla konuşulamaz. Herkes dilediğini söyleyebilir. Bol sarılışma, sırt sıvazlama ve dürtme.
İlker'e ve kız arkadaşına kağıttan gemiler ve uçaklar yaptım.
Uçaklar gördüğüm en aptal uçaklardı. Uçmadılar ama bu onları yıldırmadı.
Neşeyle oynadılar.

Saat artık 23:30 filan.
Bizim eve gitmemiz lazım, artık onlarla birlikte yaşamıyoruz.
Hayırrr, çay yapalım diyorlar.
E peki.
Ahmet annemde, keyfi yerindeymiş, tamam madem diyor.
Biz bu sefer Handan Abla'ya...
Çaylar içiliyor.
Ülen burda olsaydım sahura kadar birlikte otururduk diyorum.
Gece yarısını geçerken yürüyerek eve geliyoruz.

Bu anlattığım anlar benim için kıymetli.
Hayata ara verdiğim anlar bunlar, teneffüs.
Belki de yanlış düşünüyorum.
hayatın kendisi bu anlar.
Artması dileğiyle.:)

23 Ağustos 2009 Pazar

bak bakayım kendine bir

Son zamanlarda kendimde farkettiğim bir değişim var.
Özellikle Pazar günleri, gazetelerin sayfalarından bana bakıp alabildiğine gülümseyen, genç-yaşlı, kadın-erkek fotoğrafları gördüğümde sinir oluyorum.
Genellikle cicili bicili giyinmiş oluyorlar, detaylar atlanmamış: aksesuarlar, renk uyumu müthiş.
Sanki hepsi hayatı çözmüş, o kadar çok yol almışlar ki, değerli birikimlerini bizlerle paylaşmak istiyorlar, bizi de yanlarına çağırıyorlar.
Biz, Anadolu'nun ya da büyük şehirlerin bir köşesinde yaşayanlar onlara yetişemiyoruz.
Ya kolumuza, kulağımıza takacak o derece uyumlu, şık, zarif aksesuarlarımız yok...
Ya da tecrübelerimizi o derece süsleyemediğimizden, bu değerli insanların yanında eksikmişiz gibi kalıyoruz.
Aramızdaki mesafe müthiş.
Yetişemiyoruz Abi.

Kimimizin oğlu askerde, kimimiz kızımızı okuttuk, Üniversiteyi bitirdi...henüz iş bulabilmiş değil.
Nasıl evlenecek, gelenekseli-moderni-kıçından uydurulmuş new age kurallarıyla birbirine girmiş, laçka olmuş bu terbiye sistemsizliğinde karşısına nasıl bir eş adayı çıkacak bilmiyoruz.
Ya da hastamız var, derdimiz boyumuzu aşmış, debeleniyoruz.
Yaşadığımız yerlere bakıp üstüste biriken sorunları gördükçe geriliyoruz.

O Hanım oradan bize sırıtyor.
Çok güvenli bir yerden bize bakıyor.
Çözmüş Abi.
Üstün insan mı o, ne? Hayranız ama anlayamıyoruz.

Bak bak, şu orta yaşlarına yaklaşmakta olan adama bak.
Nasıl da yandan dönüp afili poz vermiş kameraya.
Nasıl cool.
Neşeli, geleceğe güvenle bakıyor.
Savunuyor, kendini aklıyor, daha iyisini yapacağını da söyler bu şimdi.
Röportajı yapan hanımla sanki flört edercesine pozlar vermiş.
Ay, pardon. Bunları eleştirmek yasaktı, unuttum ben.
Son cümleyi göz ardı ediniz.

Halktan kopuk, başka bir dünyada yaşayan bu insanlar her gün bir yerlerden gözümüze gülüyorlar.
Ama bizimle aynı mahallede oturmuyorlar.
Bu mahalle lafı da yanlış anlaşılır şimdi.
Sizin mahalle bizim mahalle değil sözünü ettiğim. Hani insanları dini görüşüne göre ayıran. Yok, o değil.
Bildiğin mahalle.
Bizim mahalle.
Ki biz o mahallede sorunsuz hep beraber yaşamaktayız.
Birlikte dua da ediyoruz, kahve de içiyoruz, tatlı dedikodular da yapıyoruz.

Ama siz Abilerim Ablalarım...
Bize benzemiyorsunuz.

Sizi anlamıyoruz.
Kiminiz sanatçı, kiminiz politikacı, kiminiz gazeteci, kiminiz bir şekilde şöhretsiniz.

Aksesuarlarını bir kenara koysan,
Saçını o günlük olsun kuaföre tarattırmayıversen,
Pazardan alınmış bir penye giyiversen üstüne.
Bildiğini sandığın şeyleri 3-5 dakka unutuversen,
Ki bildiğin şeyler de vardır mutlaka, inan sözüm yok.
Hastane kapısında yaşananları, geceleri çimenlerin üzerinde uyuyanları, dolmuş-taksi paralarını, bürokratik işlemleri düşünsen bir.
Üniversiteyi kazansın diye dershanelere ödenen paraları, yabancı dille yapılan eğitimin, iyi yetiştiğini düşündüğün çocukları kendi dilini anlamaktan, derdini dile getirmekten aciz bıraktığını farketsen,
hercümerç olmuş çocuk yetiştirme sanatının boka sardığını farketsen,
kitap okuyan, dergilere abone olan gençlerin bu işe para ayırmak için nasıl didindiğini görsen,
İş bulmak nasıl bir şey, iş aramak nasıl bir şey, azıcık üstüne kafa yorsan.

Bana daha tanıdık gelirdin.
Bizden olurdun.

Bizim apartmanımızda güvenlik yok.
Şükür buna ihtiyacımız da yok.
Alt kattaki komşumdan korkmuyorum.

Sen bu hissi biliyor musun?

Tanıdık gelmediyse eğer Abicim, Ablacım...
O gazeteye röportaj vermesi gereken benim.
Sen değil.
Yoksa şanssız olan sen misin?
Bir düşün bakalım.

16 Ağustos 2009 Pazar

güzel şeyler

iyileşen bir çocuğumuz için parti yapıldı hastanede evelsi gün.
Önce doktorumuz odaları teker teker dolaştı.
hadi bakalım, yukarıda parti var, bekliyoruz dedi gülümseyerek.

önce bir mızırdandık kendi aramızda, ama filan dedik. sonra baktık herkes, tüm çalışanlar dahil yukarı çıkıyor, biz de katıldık.

Konferans salonunda koca bir masa...üstünde dev bir pasta, içecekler, kuru pastalar.

Ve çocuklar ve anne babalar, tüm doktorlarımız, hemşirelerimiz, herkes.:)

Pastanın üstündeki maytaplar neşeyle ışık saçıyor, alkışlarla iyileşen çocuğun sertifikası verildi.
Bu ne ince düşüncedir, hakkında konuşmayalım daha iyi...

Birbirine sarılmış insanlar, çekilen resimler...benim cingözlerimden biri
Sertifikayı alan çocuğa sesleniyor:
""2 aya kalmaz nişanını da yaparlar senin"

Ay bir de aşık olmuş kuzum. Yaşı yaşına uygun, su gibi bir hemşire kızımıza. Gönüllü olarak staj yapıyor burada kızımız.
Cingözümüz annesi, tanıdğım en tatlı Anadolu annesi, diyor ki:
"Hayatta vermem seni elin kızına, ben bu kadar uğraşıcam, sonra elin kızı alacak seni öyle mi? Hayatta olmaz.":)

Kendime bir peri kızı buldum bu arada.
çok ufak daha.
gördüğüm en küçük filozof.
adımı söyleyemeyeceğini söyledi, halbuki adım asoşeytıd pres olsa bile söyler, farkındayım, meğer bana yeni bir isim takmak istiyormuş.
Bir müddet Ayşe Teyze diye çağırdı beni, sonra onu da beğenmedi. Bana bir çiçek ismi verdi.
Ben de O'na.:)


Çok fazla şarkı besteledi benim için.
biri şu, bayılacaksınız:
"Kirazlı pastaaa, kirazlı pastaaa, kirazlı pastaaa..."


kimseyle konuşmama kararımı bi yerlerde düşürdüm, hemen herkesin hayatını öğrenmiş ve kendiminki anlatmış durumdayım.:)

ne alemde olduğumu merak edenlere bir münücük anı şeyettireyim:
dış kapıdan içeri giriyorum. Önümde camlı kapı var. Camda bana doğru gelen görevli hanım var. İzin vereyim geçsin düşüncesiyle geriye bir adım atıyorum. Arkamdan gelen kişiyle donk diye çarpışıyoruz.
Meğer o görevli bayan bana doğru değil, arkamdan geliyormuş. Gördüğüm şey camdaki yansımasıymış.
Durumu anlatınca o kadar çok güldük ki, hah en sonunda delirttiniz beni dedim.Sonra bana Vileda sapı aramaya çıktık, odada kova var, fırça yok.
filan.
böyle işte.

Bugün izinliyiz, kardeşimde kalıyoruz. Hava burası İzmir değil dercesine tatlııı, şekerrr bir sıcak. hiç yormuyor insanı.:)

Hastanede çay yapmak için kullandığımız teşkilatı yanımıza almamışız. Arkadaşlara çayımız yok, bir bardak verir misiniz dedik, kettlımızdan, sallama çaylarımıza, şekerimize kadar her şey anında geldi.:) Buradaki paylaşma duygusunu anlatmanın imkanı yok.:)

Şimdi eve gelince, sabah için çay koydum ocağa. İçmek için sabırsızlanıyorum.

Görüşürüz, öperim.:)

14 Ağustos 2009 Cuma

mız mız mız

bi ara Armağan çağlayan'ın Tv reklamları vardı hani. Huysuz bir tipti, herşeyden sorun çıkarıyordu filan.
şimdi ben, tam da şu an huysuz birine dönüşmeye karar versem mesela...neler olur ki.
önüme gelen yemeği, yatacağım yeri beğenmesem, herbişeylere kusur bulsam.
mızır mızır mızırdasam.

var ya...düşüncesi bile güzel.

böylesi bir rahatlığa sahip olabilsem anında dünyanın en uyumlu insanına dönüşürdüm.o derece.

kimseye mızırdama hakkım yok çünkü.

duygu durumum gittikçe moka sarıyor, suratıma bakan bi halt anlamıyor olabilir ama içimde ciddi miktarda öfke, az miktarda enerji var.

yazarsam iyi gelir belki dedim. oturdum yazıyorum. ama pek sanmıyorum.

içimdeki şımarık çocuk hiç susmuyor: "eve gitmek istiyorum, denize gitmek istiyorum, keyif çatmak istiyorum" diye bas bas bağırıyor.
o kadar salak ki.
bi bokun farkında değil.
varsa yoksa kendisi.

daha önceleri buraya geldiğimde babaları da yanlarında olan ailelere bakıp, "ay ne güzel" diyordum.
eczaneye gidecek, bürokratik şeyleri halledecek biri daha var kadının. ne rahatlık diye düşünüyordum.
üstelik endişe verici konuşmaları yalnız başlarına yapmıyorlardı o kadınlar, 4 kulak, 4 göz, 2 beyin olarak dinliyorlar, sonra dışarı çıkıp tartışabiliyorlardı.
bu sefer bizim babamız da yanımızda.
ve ben onu boğmak üzereyim.

bir insan bu kadar mı pembe bir dünyada yaşar ya...

gıkını bile çıkarma blog. bu ne biçim yazı deme. dertleşmeye geldim. yumruğu yersin haberin olsun.

ha bir de eve gidince çay demleyeceğim ve hiç sevmememe rağmen ince belli kristal bardakta çay içeceğim. evet.
kağıt bardak püüü sana.

sıra neye geldi dur bakiim. teker teker hırsımı almaya niyetliyim çünküm.
yok işte.
aklıma bşka bişey gelmiyor.
gelirse devam ederim, hiç çekinmem.
özetle şu:

"ay vallahi şekerim,bugün bana katlanabilene aşkolsun."

12 Ağustos 2009 Çarşamba

işte geldim burdayım...:))

ben sizi çok özledim.
ben kendimi de özledim.
çok koşuşturduk.
olsun ama.
çok koşuşturduk işte.
endişeyle.

tedavi bitti derken,
azıcık başa döndük.
n'apalım.
bir cerrahi operasyon.
ciddi de bir şeydi.

Ve inanılmaz bir doktor.

ne insanlar var bu ülkede.
ne değerli insanlar,doktorlar...
daha ilk konuşmada karşısındakine güven telkin eden,
doğruları söyleyen, karar verirken hasta yakınına akıl danışan.
Ben O'nu nasıl sevdim anlatamam.
Keşke duygularımı anlatabilsem, beceremem...
Çocuk cerrahi'den Coşkun Bey: Çok teşekkür ederiz. nasıl ederiz, hangi kelimelerle bilemiyorum.
O nedenle yüzünüze bir şey diyemedim.
Benim insanlığa olan inancımı arttırdınız.

şimdi yine kendi hastanemize devam.
artık abimiz, ablamız olmuş doktorlarımızla.
beraber endişelenip, beraber sevindiğimiz o insanlarla.

neyse işte, detaya girmeden anlatabileceklerim bunlar.

bazen gelirim belki..yani yine uğrarım. sadece sizleri sevdiğimi söylemek istiyorum.:)

17 Temmuz 2009 Cuma

ays ays eyc

İzlemediyseniz eğer;
koşarak çıkın evden, hemen izleyin.
yanınıza bol çikolata alın.
mümkünse çift kişilik koltuklarda
yayılarak izleyin.
hiç çekinmeyin
şaşırın, bağırın, gülün.:))))))


hele filmin sonundaki
"sürü" tanımına bayıldım.

güçsüzlerin bir araya gelip oluşturduğu sürü ne kuvvetli oluyor.:)

ben kendi sürü'mü seviyorum onu anladım.:)

ay şu tembel hayvana aşığım ben.:)

10 Temmuz 2009 Cuma

isim bulamadım ben :)

Veletim evvelsi gün İstanbul'a bir arkadaşını ziyarete gitti. Arkadaşı ondan sadece bir kaç yaş büyük ve çok değerli bir abi-kardeş sevgileri var. Bir dolu planlar yapmışlar. Gezi, oyun filan.
Vardıktan az bir zaman sonra ateşi çıkmış. Çok yüksek değil ama sınıra yakın. Hemn doktorumuzu aradık, durumu bildirdik. O da endişelecek bir şey olmdığını düşündü. Gece 2:30'a kadar uyumadım, bekledim. Sık sık ateş ölçmelerini tembihlemiştim, gidip uyudum.
Gece 03:30 gibi ateşin çok yükseldiğini haber verdiler.
Şu an arabamız yok dostlar. Derhal firmalaraı aradık...Sabah 7'ye kadar kalkan bir otobüs yokmuş.Ne yapmalıyız derken hastanemizi aradık, hemen gelin dediler.
İyi de...
Biz Balıkesir'deyiz, veletim İstanbul'da, hastanemiz İzmir'de. Takrar nöbetçi doktorumuzla görüştük, orada bir hastaneye gidin dedi. Başlarında bir ebeveyn yok çocukların...Derhal eski bir arkadaşımızı aradım. Durumu anlattım. Yarım saat sonra yanlarındaydı.
Kuzumun arkadaşı, onun abisi ve bizim arkadaşımız ben 7'deki arabaya binene dek yanında durmuşlar yavrumun.
Hastanedekiler konu onları aştığı için çok fazla bir şey ypmamışlar zaten. Ama benim müthiş 3 dostum...saatlerce o ateşi düşürmeye çalışmışlar. Bir dolu muhabbet, neşe, espri içinde.
Tahlil sonuçları kendi doktorumuza bildirilip, problm olmadığını öğrenince de hastaneden çıkmışlar, ben gittiğimde evde fosur fosur uyuyordu kuzum.:)
Planlarını değiştirmek zorunda kaldım, birlikte evimize döndük yani. ama anlatacağım şey o değil aslında.
Bunca telaşe ve endişenin arasında yaşadığım mutluluğu anlatamam...
Gecenin bir vakti...elinizin kolunuzun bağlı olduğunu düşünürken yardıma koşan ve oğlumun deyimiyle "bana senden bile iyi baktılar, inan sen o kadar çok şey yapamazdın" dedirten dostlarım var...
Mutluluğumu anlatacak kelime bulamıyorum.
Biraz yorgun, biraz şaşkınım...Dün misfairlerim gelecekti, sonra kendimi İstanbul'da buldum. Hatta akşam saatlerinde deniz kıyısında yürüdüm...canlarımla, güzel neşeli bir yemek yedim ve eve döndük.
Sanki bir an orda bir an burdaydım.
Ben o dostlara nasıl teşekkür etsem bilemiyorum...İyi ki hayatımdalar...

6 Temmuz 2009 Pazartesi

en çok da şiir sevmeyenlere

günler geçer


günler geçer ve çalışır şafağın değirmeni
kim bilebilir ki kimi neyi eskittiğimi
ben ne kadar önemserdim kendimi hay Allah
sen ne kadar kumraldın aynalarda hay Allah

temmuz tam bu işe göredir bana kalırsa
gel bağışlayalım birbirimizi

turgut uyar

4 Temmuz 2009 Cumartesi

***

Çocuklar gibi sevinmeye ihtiyacım varmış. Çok şaşırdım.:)

Uzak yollardan taa evimize kadar gelen, telefon eden, mesaj yollayan, kutlayan kutlamayan herkese teşekkür ederim.
İyi geldi çok...Umarım hepinizi mutlu edecek ne varsa gerçekleşiverir...:)

3 Temmuz 2009 Cuma

bugün benim doğumgünüm

evet öyle işte. uzatacak, lafı dolandıracak bişey yok bunda.
adı üstünde üçtemmuzum ben...:)))
doğumgünüm ve de tüm dostlarıma yeni yaşımla kocaman, sıcacık, içtennnn
bir
Merhaba diyorum...
sizi seviyorum çünküm...:)

1 Temmuz 2009 Çarşamba

çatrık

zaman geçiyor.
bir şeyler oluyor ve zaman geçiyor...
yol aynı yol.
yoldaşlar artıyor, eksiliyor, değişiyor.

zaman geçiyor...
her adım sana yeni şeyler öğretiyor.
canını acıtıyor, seni mutlu ediyor.
ümitlendiriyor ya da bıçak gibi kesip atıyor.

zaman geçiyor ve sen
yetişmeye çalışıyorsun.
gözünü nereye dikmek istediğini biliyorsun.
çok şaşırdın.
çok üzüldün.
çok pişman oldun ve
bazen ne doğru yapmışım dedin.
hiç birinin önemi yok.
çünkü

zaman geçiyor.

zaman geçiyor.
yol hala önünde.
çok şaştın o yoldan.
bazen geriye bile adım attın.
ama sanki şimdi
o yolu ne çok sevdiğini anlıyorsun.
taaa içine dek.
o yol benim yolum.

zaman geçiyor
ve ben buna seviniyorum...

ne istediğimi biliyorum.
seçenekleri silip attım.
kararsızlığın dibine darı ektim.
ama olur ama olmaz.
ben
ne istediğimi biliyorum.

hayatı zorlaştıranları istemiyorum.
yeter.
güzelleştirmeye çalışanlar gelsin.
gülümsemeye gülümsemeyle karşılık verenler
adım atana adım atanlar
küçümsemeyenler, dudak bükmeyenler
ama, ama, ama, acabalardan yoruldum...
yolumun üstündeki sarmaşıklardan da...

ne olur bilemem...
kimse bilemez...
hani oralarda bir yerlerde bir kelebek kanat çırpar da
bu sefer fırtına çıkmaz
barış gelir gönüllere
huzur gelir...

kazan doğurdu inandın da...
illa mı fırtınaya inanmak lazım...
belki o kelebek bu kez
huzur için sallar kanatlarını...

kelebeğin de çok umrundaydı...

buna rağmen...
hepimizden çok önemsiyor da olabilir...
bilemem...:)

her ne ise...

bu yazı bağlanmaz.

hala yoldayım çünkü.
şükür.

30 Haziran 2009 Salı

V

İlginç bir adam bu.
V yani.

Filmi izlediğimde V'lere boğuldum. Orijinal seslendirme şiir gibiydi.
Görüntüler de öyle.

Çizgi romanıysa ayrı bir alem...filmle arasında farklar var ama tabi ki daha derin.

Çzigi romanların, kitapların insanın hayal dünyasını tetiklemesine, beslemesine bayılıyorum.
Hep de sevdim.
Süt çocuğu Tom Miks'le başlayıp, Zagor'a, Tom Braks'a, Mandrake'ye uzanan o yol çok zevkliydi.

İlkokuldayken okuldan yaka paça dağınık, yanaklar elma kırmızısı şeklinde gelip -artık o gün kiminle koştuysam ya da kiminle kapıştıysam, yakapaça hep dağınıktır- derhal eskiden her evde bulunan çift saplı küçük alüminyum tavayı alır, içine 2-3 yumurta kırar, yanına da azıcık salça ilave edip, derhal masaya kurulurdum.
Yanında çizgi romanlarım.

silah sesleri zıp zıp şeklinde yazılırdı. Buna çok gülerdik.:)
Mr No bir numaramdı elbet. "Ama O dayak da yiyoooorrr..." savunma cümlesi dilimizden düşmezdi.:)

Dün oğlumun aldığı V for Vendetta'ya baktım. Dayanamadım, epey de okudum.
Elbet bizim çizgi romanlarımızla alakası yok.

Bütün bir toplumun ortak toplum tanımlamasına inat, tek başına bir adamın farklı doğrular, farklı tanımlamalar gerçekleştirmesi.
He, Matrix gibi.

Maalesef ki...bunları tarafsızca incelemekten uzağım.
Belki 40'ı devirmek, belki anne olmak, belki son yıllarda yaşadıklarım...
benim şahsi "kahramanlık" duygularımı almış götürmüş.:)

Kafamdaki sorular azalmış.
Bazı cevapları bildiğimi sanır olmuşum hatta.
Sorumluluk duygusu mu bunu getiren?
Bilmiyorum...
Bir evi çekip çevirmek gerekliliği, yatırılacak faturalar, ödenecek taksitler...

Çocukluğumdaki küçük kızın hayallerindeki dünyanın fersah fersah uzağındayım.

Hangi ara gerçekleşiverdi bu, bilmiyorum.

Gençleri ve çocukları seviyorum.
Bana yeniden hatırlatıyorlar unuttuklarımı.
Yapmak istedikleri ne çok şey var, ne çok soru soruyorlar, ne çok şey merak ediyorlar.
Sonra işte aniden...

İş bulma kaygısı geliyor, aşık olacaklar belki ve evlenecekler filan...

Yıllar sonra ellerine bir köşede bir çizgi roman geçecek...kendi çocukluklarındakinden farklı bişey...
Düşünecekler...

Büyümeyen çocuklar var bir de...
Evet M.Jackson mesela...Steven Spilberg ya da Tarantino...
Şahsi fikrim: bizden Ezel Akay...

İlk aklıma gelenler...

Onların kurduğu hayal dünyasını seviyorum. İçinde kaybolmayı...Yeniden küçük bir kız olmayı...

Ya bir de alakasızca şunu söyleyeceğim...
Hiç bir yere kaçmak istemeyen, kendine sığınak inşaa etme gereği duymamış insanlar vardır hani.
Ciddi, ağırbaşlı, sorumluluk sahibi.
Ben onlardan korkarım.
Evet.

Bu gereksiz laf salatasını okuduğunuz için teşekkürler.
Olayın özü şu: Yaşlanmışım uleynnn...:)

28 Haziran 2009 Pazar

Murat Bardakçı...etkisinde bir yazı...

Neşemiz keyfiniz sıhhatimiz yerinde olduğunda
ve eğer evdeysek
Cumartesi ve Pazar akşamlarının özel bir yeri var eşimle gönlümüzde.

Sanırım Fatih Altaylı'nın ısrarlarıyla televizyonda program yapmayı kabul eden Sn. Murat Bardakçı'yı izliyoruz.

Dün gece uyumaya gidebildiğimde saat sabahın 4'ü idi.
Bu gece yine Teke Tek de onlarla sabahlamayı düşünüyorum.
Tuhaf...
İçim heyecanla ve huzurla doluyor.

Tuhaf, çünkü bir Tv programı için bunları hissetmek bana da garip geliyor.
Tuuhaf çünkü...
Ben tarih sevmem.
İlgimi çeken noktaları olsa bile bu konuda çok kabiliyetsizim.
Ne zaman bildiren tarihleri, ne kişileri aklımda tutabilirim.
Olayları birbirne azıcık çattırabiliyorum...ama o kadar.

Fakat...
İzlerken nüveler aklımda kalıyor.
İçimde kendine yer açıyor.
kafa karışıklıklarımı neşeli kahkahalarla kovalıyorum. sanki aklımdaki pislikler temizleniyor, yerleri temizlemişim, tozları almışım, bir de üstüne camı açmışım da rüzgarla kımıldanan perdenin arasından içeriye temiz hava doluyormuş gibi geliyor...

Ben batı dünyasının heyulasından sıkıldım.
azametinden yıldım.
Tümden reddetmiyorum hayır, bunu yapsam insanlığa olan inancımı kaybetmişim demektir ki...
bunun gerçekleşmemesi için dua ediyorum sürekli.

Ama tek yönlü bir bilgi akışı artık beni benden aldı.
na şurama kadar geldi.
Evet, şu an boynumu göstermekteyim.:)

Ney sesi istiyorum.
Yakında karşınıza kaftanla gelesim var.
Bu derece.

Temizlenmek istiyorum.

Tek katlı bahçeli bir yığma evde oturmak, bahçesindeki erik ağacının altındaki sedire uzanmak, tulumbadan su çekmek, o suyla domateslerimi sulamak istiyorum.
Mahallemdeki herkesi tanımak...
hastası olana geçmiş olsuna gitmek...
sokaktaki fırına bir tepsi kurabiye yollamak...
gelirken de kokmuştur şimdi...göz hakkıdır deyip
tepsinin yarısını dağıtmak istiyorum.
O fırına güveçler yollansın her evden...
Babalar akşam eve gelmeden önce, çocuklar koşup, elleri yanmasın diye sofrabezlerine sardıkları güveçleri eve getirsin istiyorum.
ortalık mis gibi koksun.
Şükredilsin diliyorum.

Kapı cam açık uyunabilsin...
herkes birbirinden emniyette olsun...
evlenmemiş mahalle delikanlıların derdi tüm mahalleye düşsün...kız aransın...
düğün dernek kurulsun...
yeni doğmuş bebelerin kulaklarına ezanla isimleri üflensin istiyorum.

programdan aklımda kalanlar var...
Mesela diyelim evi yanmış yaşlı kadınların Padişaha kafa tutuşları:
"Sen ne biçim Padişahsın, bak evimiz yandı" deyişleri...
Padişahların bu büyük nenelerimize gık bile demeyişleri, eksiklerini tamamlayışları var...

Hatalar var yanlışlar var...çok güzel doğrular var...
Her olayın kendi zamanının getirdiği şartlarla değerlendirilmesi gerekliliği var.

Duran, düşünen, "ağır ve sakin" adamlar var...
Doğunun "miskinliğiyle" dalga geçenlere inat...düşünen ve bilginin ona gelmesini bekleyen, imanlı yürekler var.

Bir ev gördüm Tv'de...bir ilçede...
dedim ya hatırlayamam ki...hangi ilçe, kimin evi...
ama o evi unutmam...
O evin o zamanki sahiplerini rahmetle anmayı da...

Ev dediğim bir konak...
Arka tarafında mutfağı var...arka bahçeye açılan...o tarafta cam yok.
yani arka kapıdan gelenin kim olduğunu evdekiler göremiyor...
gelen kişi ihtiyacı varsa boş tabağını dönen raflara koyuyor.
Raf içeriden döndürülüyor...ve az sonra dolu olarak dışarıya gönderiliyor...
Veren kim bilinmiyor...
alan kim bilinmiyor...

Ben bu inceliğin karşısında göz yaşlarımı tutmakta zorlanıyorum.
Mutlulukla...

Çok içli yazı oldu...
oluversin...
Sevdim...:)

26 Haziran 2009 Cuma

veletlerden bir velet :)

Ne zamandır aklımdaydı, yazamamıştım. Hem şu sinir bozucu yazı değişsin sayfada, hem de azıcık gülün isterim.:)

Benim eski evimdeki komşumun oğlu İlkerciği eski dostlarım bilirler. Yeni okuyacak olan için anlatıvereyim. Velet büyüdü, bu sene anasınıfını bitirdi Maşallah.

Biz eski evden, ev sahibinin "ben gelip oturucam" demesiyle taşındık Bu şehre göre de azıcık uzağa gittik. Dolayısıyla bu velet beni çok özlüyor.
Onunla beraber silkroad oynayan, beraber "akyep" kesmeye giden skill kasan biri kalmadı tabi ortalıkta.:)
Ev sahibimize aylardır etmediğini bırakmamış. Kapısının önünden geçerken, kadıncağızı gördüğünde "Oyası abamın evi" diyormuş. Cevaben "ama artık ben oturuyorum" lafını duyunca da "Zaten kapısı eski" diyormuş.

:)))Ne demekse. Ben onun gözünde güzel kapılı evlere layığım demek ki.:) Canım yaaa...

Bana sözler veriyor.
"Sana ev aycam aba."
"Al İlkercim."
"İki tane aycam."
"oooo harika, tamam, olur."
"3 tane alayım?"
"al ülen."
böyle böyle 9'a kadar çıktık bir gün. Mahalle benim oldu yani.

Annesi kıskanmaz mı?
"Oğlummmmm...büyüyünce evlenicen sen...evlerin hepsini Üns. Ablana alırsan karın napıcak"
"Yuh" dedim cevaben. "Bize ne elin kızından, hayret bişey. hem 10. yu da alır İlker."

Ne ise...
Bu, hala aynı apartmanda oturan anneme gidip dert yanıyormuş sürekli.
"Neneee....abamı özyedim ben. yemeğe gitsek ona bigün."

Annem bana bunu anlatınca, ufak çapta mangal organizasyonuna giriştiğimiz bir gün annemi aradım.
Ona söyle, isterse gelsin dedim.
Daha sonra İlkeri de aradım.
Önce annesiyle konuştuk.

"Valla parka gidecektik Üns. Dur sorayım isterse size gelsin" dedi.
Telefonu kapadık.
Aradan 10- 15 dakika geçti.
Telefon çaldı. İlker in sesi ama nasıl ağlıyor.

"Abaaaaaaa....ühüüüüü....ben şize geyemiycem."
"Ya yavrum du bir. Tamam gelme. ama n'oldu onu söyle bakayım bana."
"Abaaaaa....size geyememmmmmm...çünkü....gelmeyi istemiyoyummm..."

Ha ha haaaaaaa....
Çocuk olmanın getirdiği dürüstlüğe aşık olarak dedim ki:
"Abacım tamam gelme, parka git. Sonra gelirsin bize.":))))))

Ya kıyamam, gönlü parkta kalmış. n'apsın.:) Ama İlker tarihine bomba bir laf daha eklemiş oldu, n'apalım.:)))

24 Haziran 2009 Çarşamba

İzmir-İstanbul karayolundaki eziyet

şu çok sevdiğim blogcuğumu mümkün olduğunca negatiflikten uzak tutmaya çalışıyorum.
ama imdat diye bağırasım var.
hatta daha fazlası var da, okuyacak dostlara ayıp, olur, susayım.
ama azıcık şikayet edeceğim baştan söyleyeyim.

hayatın bir dolu zorluğunun içinde pembe bir gözlük takıp etrafa öyle bakmaya, her şeyden hoş bir anlam çıkarmaya uğraşıyorum. ama bugün delirdim.

bugünkü ilacımızın derhal vücuttan atılması lazım, tamam mı? 3 adet üremeteksan iğne yapılıyor bu nedenle, bir kaç saat arayla, bol su içilecek, o su derhal atılacak. durum bu.

saat 2'de hastanemizde 2. iğnemiz yapıldı, suyumuzu içiyoruz, eyvallah.
son iğne saat 18 de. onu da açık bırakılan damar yolundan ben yapıyorum.

O saate kadar beklemeyelim eve dönelim dedik.
Biletimizi saat 3'e ayırttık ki 6 da evde olabilelim.
Yoksa hareket halindeki araçta iğne yapılamıyor elbet.

Araca bindik, şehrimize 45 dakika kala otobüs durdu.
N'oluyo? Neden? derken yol kapalı dediler.
Ha?
herhalde 15 dak. falan sürer dedim.
Saat sanırım 5 civarıydı.

Arkadaşlar o araç kaçta hareket edebildi biliyor musunuz?
!9:00' u epey geçerken.

tekrar ediyorum. çok su içeceğiz, o suyu derhal vücuttan atacağız.
Bugün kemoterapi almışız.
İğne filan yolda vuruldu.
su içilmedi anasını satayım.

Bana bunun hesabını kim verecek?

Binlerce insan yolda.
Hiç abartmıyorum gidişli gelişli yolda binlerce insan kımıldayamıyor.

Otobüste tuvaleti gelen yaşlı teyzeler dağ tepe tırmanıp tuvalet ihtiyaçlarını gidermeye çalıştılar.
Yol kasaba yolu değil.
İstanbul-İzmir yolu...

Biz 3'te hareket eden otobüsteydik.
Saat 2'de hareket eden hatta hatta
saat 1'de hareket eden arabaların önümüzde beklediğini yolda öğrendik.

Kim lan bunun sorumlusu?
Bu nasıl iş be?
Nasıl keyfiyet?

Özel araçları olan çoğu insan geri döndü, dönebildi.
Biz kaldık.

Arkadan yetişip akrabalarını otobüslerden toplayan bir dolu insan gördüm.

Ya o otobüs firmalarına nasıl izin verirsiniz?
Yolcularını uyarmadan nasıl yola çıkartırsınız?

Çok kızgınım çok...

9 Haziran 2009 Salı

anlardan biri

Keyfim yerindeyse...

Yaz akşamları balkona bir kova su dökmeyi seviyorum.
Başlarda çok terbiyeliyim. Üzerimde capri eşofmanım, penye bluzum, ayağımda minik terlikler hızla hareket ediyorum. Suyu doldur, balkona getir, süpürge neredeydi? Sonra ilk suyu masanın üzerine döktüğümde, o su yavaşça yuvarlanıyor, masanın kenarlarından balkonun gün boyu güneş altında kalmış sıcacık taşlarıyla buluşuyor. Aniden ısınıyor.

Bir kaç damla su ayağıma değiyor.
Çok hoş.

Dayanamıyorum bu davete, terlikler ayağımdan foraaaaa....
Ahmet sevimli sevimli sırıtıp beni izliyorsa açıklama yapıyorum:
-Caprimin paçası ıslanıyordu da...

Tanır beni. Diyor ki:
-Hadi canım sen de. Yapmazsan olmazdı biliyorum.:)

-Üff, hadi işine diyorum.

Sonra şap şap balkon yıkıyorum.



Bu anlatılmaya değmeyecek bir şey midir?

Tekrar düşünün bakayım.:)

6 Haziran 2009 Cumartesi

bir film...bir ben...:)

Burası küçük sayılabilecek bir şehir.

Her gün şehri hareketlendiren, heyecanlandıran bir şeyler oluvermiyor haliyle.

Sanat içinde filan da yüzmüyoruz.

Buna rağmen

arada sırada gerçekleşen sanat olayları da bizi tam anlamıyla harekete geçiremiyor.


Çok güzel ve başarılı bir Sinema Derneğimiz var burada.

Emek verenlerinden birini çok iyi tanıyorum.

Heyecanla, canla başla çalışmasını görüyorum.


Dün akşam onların hazırladığı bir sinema etkinliğindeydik.

Derviş Zaim'in Nokta isimli filminin gösterimi vardı.


Film başladı. Ağzım açık kaldı.

Aklımdan düşünceler uçup gidiyordu:

Perdede gördüğüm yer neresi?

Ne kadar güzel...

Bugüne kadar kimse neden akıl etmemiş burada film çekmeyi.

Böyle bir film var da benim niye haberim yok.

Nasıl bir konu bu böyle?

Azıcık Hiro'yu mu anımsadım ne?

Hayırrrrrr...bezerlik değil önemli olan, şahane olmuş.

Hiro'yu da çok sevmiştim.

Orada da kaligrafi vardı başrolde, bunda da...


Hat ne güzel şey...Öğrenebilir miyim acaba? Kimden peki? Dur ben bunu bir araştırayım.

Ya bu çocuk nasıl güzel oynuyor bu kadar zorlu bir rolü...

Settar Tanrıöğen her zamanki gibi...doğal, kendi gibi, sakin...döktürüyor. Tam bizden biri O. Yaaa ne çok tuz var...ne çok tuz...her yer tuz...Göküyüzü, gökyüzü...

sahneler bitmiyor, tek çekim. nasıl yapmış bunu yönetmen?

Ben düzgün tek bir kare fotoğraf bile çekmekte zorlanırken...nasıl yapmış...


Konu ne ilginç...beni aldı götürdü...

iyi ne?

kötü ne?

gerçek ne?

yalan ne?


hepsinden önemlisi "niyet"in ne?


niyet'i hatırlayan var mıııııııııı?

niyet, niyet...niyet...


"Oğlun elimizde" demiyor aktör çocuk. Hayır.

"Evladın elimizde" diyor.

ne incelik.


Ancak anne babalar bilir, oğulla evladın ayrımını...

Evlat çoook daha üst bir anlatımdır.

Nasıl yakalamış bu ayrımı.


Çok hikaye açıldı filmde.

çoook hikaye.

Hiç biri bağlanmadı.


Gerek de yok zaten.


Bu klişe bir Amerikan filmi değil.


Hikaye kapatmak için yaşanmaz...

Hikayeyi kapatmak için de film yapmazsın o zaman.


Ne anlatıyor ona bak sen...

Çözümü sana hap yapıp vermek zorunda değil...kafanı azıcık da kendin çalıştır.


film bitti.

ben çok sevdim.



ertesi gün.....


Panel, karşılıklı konuşma...Yönetmen yok ama...oyuncular, filmin müziğinin bestecisi ve yapımcı var...


Soruyorlar:

"Neden izlenmiyor bu filmler?

Bizden ne istiyorsunuz?

Ne yapmalıyız, bizden ne bekliyorsunuz ki sinemaya getirebilelim sizi..."

Çok ince ve zarifler...hepsi çok "Abi"...çok dostlar, çok samimiler...


verecek cevabım yok.


Her zamanki gibi "ekonomik durum, ekonomik durum" diyor birileri...


Sahnedekiler bunu anlayışla karşılıyor:

"Ama diyorlar: Recep İvedik'i 5000000 kişi izledi."


susuyorum...

çok konuşmak istiyorum.

ama çok heyecanlıyım.

aklıma konuşmayı getirdiğim an, kalbim yerinden fırlayacakmış gibi çarpıyor.:)


sonra salondakiler konuşmaya başlıyor.

İzleyeciler bir bir sevdikleri dizileri anlatıyorlar.

Nasıl kızıyoruım.

Dizileriniz alın daaaaa... taaa en derinine....


Psikolog olduğunu söyleyen genç bir kız alıyor sonunda mikrofonu.

Herkes seviniyor.

Aklıbaşında bir şeyler dinleyeceğiz nihayet. Hatta Hatta Mazlum Bey "size çok ihtiyacımız var" diyor.

Gülüşmeler.

Kız başlıyor...pardon melemeye...


"Ben bu filmi beğenmedim çükü düşünmeni istiyor" filan diyor. Ben eğitimliyim ama yine de beğenmedim diyor...

Kıza uçasım geliyor.

Beğendği filmin adını da söyledi de...


Yavrum sen git Cin ali okuuu diyesim geliyor...diyorum da. umarım duymuştur.


yetmiyor daha da söz almak istiyor. Sahnedekiler cidden dumur olmuş durumda.


"Bişey daha söyleyebilir miyim?"


Yeteri kadar sı...diyorum, tüy dikmesen de olur.

Ama o tüyü dikecek...

hatta tüyü fildişi tarakla tarayacak...

mümkün olsa üstüne bir de dantel örtecek...


yapıyor da bunları...


sahneden ona anlamlı cevaplar geliyor.


ama anlamıyor yavrucak.

ona cevap verildiğinin ve cevabın sıkı bir gol şeklinde cereyan ettiğinin farkına varmasına imkan yok...

gülüyoruz.

sinirleniyouz.

üzülüyoruz.


-"psikologdunuz di mi siz?"

-"yok, yani okulu bitirdim amaaaa."

-"evvet şimdi anladım..."
bir el göz hareketi...



durumu biz de anladık...

bir tek kız farkında değil zaten.



her mikrofonu alan negatif şeyler söylüyor.

Filmle ilgili tek bir geçerli eleştiri yok...

ortaya karışık şikayetler silsilesi sadece...


da-ya-na-mı-yo-rum:

mikrofonu kapıyorum

evet yaptım bunu :)


Ve başlıyorum konuşmaya...


"Ben akşam izledim filmi.

Hayran oldum" diyorum...


"Çekimler, öykü...

iyi demişsiniz, kötü demişsiniz...

ve...

niyetten bahsetmişsiniz" diyorum...

heyecandan tam olarak ne dediğimi hissetmeye çalışarak devam ediyorum:

çok çokk hoşuma gitti.



emeğinize sağlık, ellerinize sağlık" diyorum...


alkış geldi, onu duydum.

oh saçmalamadan konuşabilmişim dedim.

Ve sahneden bana bakıp...elini kalbinin üzerine koyan birini gördüm...

ben de ona bakıp gülümsedim.


Ben "birisiyim."

Hiç film çekmedim.

Hiç kitap yazmadım...

heykel yapmışlığım, şiir yazmışlığım, resim yapmışlığım yok.


Bu insanlar bize bizi anlatmak için yola çıkmış.

Buraya, yaşadığımız şehre kadar gelmişler.

Bize diyorlar ki..."daha ne istersiniz, ne yapalım?"


Bir Allahın kulu da teşekkür etmez mi ya...


Herkes mi şikayet eder...


Nerden öğrendi bu gençler durmadan şikayet etmeyi...

Sanki 20-30-40-50 yıl önce daha zengin bir ülkeydik.

Bu şikayet canavarı yaşamı elimizden alıp gidiyor, farkında mıyız...


hiç çözüm üretmeden..şikayet etmek korkunç bir şey...

günah günah...


şikayetlerle geçireceğimiz vakti filmle ilgili konuşarak geçirebilirdik.

aklıma takılan, sormak istediklerim vardı...şikayetlerden sıra gelmedi...


ekonomik durum lafını duymaktan kusmak ister hale geldim.

ulan ne paragözmüşüz ya...



5 Haziran 2009 Cuma

I love blogs...ha ha haaa...

Öslemişim len...
Harbiden öslemişim.

Kummmmmmmm.
sen süpper akıllısın biliyor muydun? :)
Yani forever blog dediğin için.:)

İnsan içindekileri bir kalem ve şık bir defterle paylaşabilir. ya da aklına birşeyler geldikçe peçete kağıtlarına bile yzabilirsin, delice bir yazma isteği geldiğinde.
Gazete haberlerinin altlarına yorumlar yapabilir,
forumlara üye olabilir, fikir tokuşturabilir.

ama...feysbukta orda burda çok iyi tanıdığını sandığın insanlarla iki espriyi bile karşılıklı çatamadığını farkettiğinde...
nerde benim blogummmmmmmmmmmmmm dersin.

Burada ben ben'im.
Burada hepimiz kendimiziz.

Burada korkmadan neşeliyiz.
Çekinmeden fikirbazız.

Burada çoook kırılganız.
Bize değer veriliyor.
Ve biz değer veriyoruz birbirimize.

Ay çok özlemişim.
İyi geldi.:)

3 Haziran 2009 Çarşamba

ordan burdan alıştırması

aslında ne çok yazmak istiyorum şu sayfaya.
yeniden eskisi kadar çok sevmek.
neye baksam, ne olsa şuraya yazsam diye düşünmeyi.
yok sanki yazacak hiç bir şey yok gibi.
ve bana has bir durum değil bu, değil mi? :)
demiştim ya bir suskunluk havası hakim bloglara.

şöyle bir alıştırma yapsam...sizi sıkmayı göze alıp...acaba devamı gelir mi?
şu anı yazsam...belki...

Peki öyleyse...

gece...İzmir...balkon...
bu sefer daha önce anlattığım balkon değil, diğeri, caddeye bakan balkon.
hava serincecik esiyor. üşütmeden, ürpertmeden.
yanımda klima, hayır çalışmıyor.
üstünde kültablam...-elbette- dolu yine ağzına kadar. hah işte o tembellikten .:)
maden suyu şişesi, fare ve mouseped.

hava bulutlu. aslında az evvel daha net görüyordum ortalığı, şimdi bilgisayarın ekranından yansıyan ışık manzaraya azıcık engel oluyor.

Hastaneden geldik akşamüstü.
ben bunu anlatmam elbet de...kısaca söyleyeyim...midemiz bulanıyordu azıcık şimdi geçti çok şükür.:)

Anlatmam derken...
derdini anlatmakta hiç bir mahzur yok. buradaki arkadaşlarımın beni sevgiyle dinleyeceklerini de biliyorum ama...her dert de anlatılmıyor ki şekercim...

bu durumu kelimelere dökmenin zaten pek mümkünü yok.

Uzaktan bakıldığında durumumun tahmin edilebileceğini düşünebilirsiniz.
belki haklısınız, belki değilsiniz.
bunu ne ben ne de siz bilebilirsiniz.

Çünkü ben sizin yerinizde değilim, siz de benim yerimde değilsiniz.

ama...

ne neşeme şaşırın...
ne üzüntüme...
ikisi de olağan...
o kadar söyleyeyim...

sonraaa...

ne demiştik avukat hanım geçen akşam?
"uçan kuşun kanadı kırılmaz."

kırmamak iyi olur.

son yıllarda yanlış alışkanlıklar edinmiş olabilir miyiz?
toplum olarak yani...
belki canlı gerçek hayat programlarının etkisiyle filan...
birbirimizi çok fazla eleştirip, yargılıyor olabilir miyiz?
hiç hakkımız yokken...
aslında ne yaşadığımız hakkında hiç bir fikrimiz yokken.

asıp kesiyor, hüküm veriyor olabilir miyiz...
empati dene mok hayatımıza çekiçle sokulduğundan beri...
halden anlamayı unutmuş olabilir miyiz...
anlamasak bile tahammül etmeyi...

dostlar her biriniz benim için özelsiniz.
değerlisiniz.
sizi tanıyor ya da tanımıyor olmam bir şeyi değiştirmez.
insansınız, saygım var...

benim bugünden anladığım ders bu olsun.
günü kazançlı kapatayım...:)

sevgiler, insan kardeşlerim...:)

22 Mayıs 2009 Cuma

pışşşttt...dostum...gel azcık karnımızdaki derdi dökelim...

blog aleminde bir sessizlik mevcut.
olan yazılar da sanki bağırmıyor gülmüyor...sadece fısıldıyor.
Nasıl da bağlıyız birbirimize hayret.
Genel bir isteksizlik havası hepimizi almış götürmüş.

Neden bilmem...

halbuki anlatacak ne çok şey var.
Yakınılacak dertler...
Paylaşılacak endişeler.
Gülünecek şakalar.

Bunu yapmalıyız, evet...

Bizi hayata çağıran şeyler var.
Sanat mesela.
Orhan Veli'nin şiirlerinden oluşmuş bir nehri izledik geçenlerde...
Salondan çıktığımızda hepimiz kısa bir süreliğine "insan" olmuştuk yeniden.
Az evvel...
Şarlo'yu izledim Tv'de Charlie Chaplin'i...insan sevgisi diyordu, savaş olmasın diyordu...
yeniden insanım şu an...
ne kadar sürer etkisi bilmem...

Ama en önemlisi dostlar...

Birbirimize olan sevgimiz var.
İlgimiz var.
Merakımız, acaba n'aptı, halledebildi mi, atlatabildi mi, derdine bir çare bulabildi mi, azıcık rahatlayabildi mi soruları var.

Yazılardan yola çıkıp kurduğumuz bu dostluk var...

Hadi tut elimi...
N'aptın, nasılsın, halledebildin mi, daha iyi misin?

Cevap ver...

Ben buradayım...
Sen?

5 Mayıs 2009 Salı

geçen haftadan bir hikaye kendisi...

1 haftadır işsisiz malum. ya da değil. malum değil yani. bilmeyenler de öğrendi bu vesileyle, ne güsselll...
Akşam yoldan geldim. Halim turşu. İçi karmakarışık, dışı Polyanna bir turşu.
ya neyse...

Sabahtan bağrış çığrış, olayı detaylandırdık, kahvaltı ettik, neremizle bilmiyorum, sonra bir adet ablamız daha geldi kahvaltıya onunla tekrar kahvaltı ettik, yine neremizle bilmiyorum. ve ennn sonra sokağa attık kendimizi karı ve de koca olaraktan.

Az gittik uz gittik, ödenmemiş faturaların bir kısmını hallettik, neşeli sayılabilecek bir market alışveriş yapıp, bir de sigara molası verdik.
Ohhh mis.

Benim karşı hastalığım tutmuştu yine. İki dakkada bir Ahmeti elinden çekiştirip, karşıya geçelim, karşıya geçelim şeklinde yürüyorduk. Ki O, o esnada bir pazar arabası ve bişeyler daha taşımaktaydı.

Sonra aniden onu gördüm.
O dükkanı.
Kırmızı beyaz.
Tüh, yine karşıdaydık.
Ya da
karşıda olan oydu.
Ne önemi var?

Atladım, bekleee beniiii dedim Ahmete.

Dükkandan içeri girdim. İki genç kız çalışıyor, birinin önünde bir müşteri var.
Burası bir telefon şirketi, söyleyeyim. Ve amacım yeni hattımın ne zaman açılacağını öğrenmek.

Diğerine atıldım, "Hanımefendi bakar mısınız?"dedim.

Baktı...

Baktığı an yanlış yerde olduğumu anladım, mazeret uyuracak zaman yoktu, kıvırtacak bir damlalık alan yoktu, aklımda uyduracak ve ortalığa fırlatacak tek bir kelime yoktu.
Yoktu laynnnn....

Dedim ki Vodafone'da çalışan o tatlı yüzlü genç kıza:
"Ben birkaç gün evvel telefon hattımı Turkcell'den Avea'ya geçirdim. Ve ...

bunu size itiraf etmeye geldim."


Dükkandan dışarı nasıl fırladım bilmiyorum...

Ve derhal ortamda bulunan söylenebilinecek tek kişiye söylendim:
"Ahmetttt!!! ne işim var benim Vodafon'da...niye uyarmıyosun beni?"

O da dedi ki: "Merakla izliyordum neler olacağını."

Güldü...ben olayı önemsemedim. tüm salaklığımla yürüdüm.

Sonra eve gelince, olayı anlatırken ne yaptığımı anladım.

Paylaşmasam bunu olur muydu, olurdu elbet. Ama böylesi daha iyi değil mi?

Vodafone Türkcell'den Avea'ya geçtiğimi biliyor artık, içim rahat.:)

29 Nisan 2009 Çarşamba

Geyikli Gece

Geyiğin gözleri pırıl pırıl gecede
İmdat ateşleri gibi ürkek telaşlı
Sultan hançerleri gibi ay ışığında
Bir yanında üstüste üstüste kayalar
Öbür yanında ben

Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım
Domino taşları ve soğuk ikindiler
Çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık
Gölgemiz tortop ayak ucumuzda
Sevinsek de sonunu biliyoruz

Borçları kefilleri bonoları unutuyorum
İkramiyeler bensiz çekiliyor dünyada
Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum
Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum
İyice kurulamıyorum saçlarını
Bir bardak şarabı kendim için içiyorum

'Halbuki geyikli gece ormanda
Keskin mavi ve hışırtılı
Geyikli geceye geçiyorum'

Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.

(Alıntı: Turgut UYAR)

15 Nisan 2009 Çarşamba

nar çiçekleri

Bir süredir bu sayfaya bişeycik yazasım yok.
Ne zamanlar yazıyorum, niye bu sayfaya ihtiyacım var diye düşündüm demin. Cevabını da buldum. Duygularımdan biri baskın olduğu zaman yazıyorum ancak. İş olsun diye yazdığım yazılar da var. Sayfadaki yazı değişsin, insanlar yavaş yavaş kopmakta olduğumu sanmasınlar diye filan. Onlar karşı taraftan hemen anlaşılıyor zaten. Ben de anlaşıldığını anlıyorum.:)

Çok kızgınken, çok mutluyken ya da üzgünken yazıveriyorum. farketmiyorum bile ne yazdığımı. Farketmediğim tali hisler harfe dönüşüyor burada, beni tamamlıyor.
Oysa birkaç haftadır içimden gelmiyor.
buna seviniyorum.
duygularımın hiç birinin baskın halde olmamasına seviniyorum.

dinlensinler biraz.

hiç gerginlik istemiyorum bu aralar. aslında azıcık gerginlik severim evet...yolda yürürken ters bakan birine kızmayı, onu mesele etmeyi, eve gelip bir dostla bunu paylaşmayı filan.
hiç içimden gelmiyor şimdi.

neredeyse beni gerenden gidip özür dileyeceğim, öyle bir şey.

bu durumun bir adı var mı, bilmem.her durumun da adı olmayıversin zaten. vahşi, ilkel, keşfedilmemiş "hal"ler olsun hayatta.
önceden yapmadığım şeyleri yapıyorum bazen.
sokağa çıkarken bir sakız atıyorum ağzıma...Naciye Abla kıvamında olmasa da zevkle çiğniyorum, yürürken ya da minibüste.
Hani malum. Herkes sakız çiğner ama kimse Naciye Abla gibi çiğneyemez...derler ya.:)

herkes kendi kanalında yüzsün istiyorum, istediği suda, istediği yüzüş stiliyle.

arada bir neşe olsun su sıçratalım birbirimize, nispet yapalım "ben daha güzel yüzüyorummm" diyelim, karşı tarafta "hayır ben ben" desin...

bu kadarcık söyleyeceklerim...bu aralar kendime yazıyorum...kusura bakmayın...:)

13 Nisan 2009 Pazartesi

Turgut Uyar

Bu aralar çok da tanımadığım bir şaire; Turgut Uyar'a takılmış durumdayım...

Boş kaldıkça internet sayfalarında şiirlerini arıyorum, okuyorum.

Buraya eklemeyeceğim ama eğer ilginizi çeker de bakarsanız şiirlerine belki size de ilaç olur. Bilemem ki...:)

Sanatçı dediğin pamuklar üstünde korunmalı, onu anladım bir kez daha. Müzik yapsın, boyalarla tuval üstüne dünyalar kursun, kelimeleri ölçe biçe şiir yazsın farketmez. O özel yürekli insanlar kendilerinden vererek paylaşıyor bizimle.
Bana otur da bir roman yaz deseler...-yeteneğimin olup olmaması ayrı mevzuu-her şeyden önce kendi bildiğimi, yüreğimde olanı paylaşacağım için çekinirim.
İçindekileri foş diye dökmen lazım, seni yerden yere vurabilecek insanların karşısında.
Kurgulasan bile farketmez.
Okuyanlar satır aralarında seni arayacaklar.
Şarkı sözlerinde, fırçanın ucunda.

Ne büyük cesaret ve özveri.
Osmanlı'da Divan Edebiyatı sanatçıları Patronaj sistemiyle korunurmuş. Ben yeni öğrendim.:) Yani gerçekten kabiliyetli kişiler maddi durumu yerinde insanlar tarafından desteklenirlermiş.
Bu gönül alışverişinden karlı çıkan bizler oluyoruz aslında.
Okuyanlar, izleyenler, merak edip, neyim ben, kimim ben diye soranlar.

Ne büyük minnet borcumuz var, onu farkettim.

***Ha bir de bu ara hep böyle denk geldi yazılarım. Şiirdi, mutluluktu yazı konularım hep böyle oldu. Bahar etkisi midir bilmem ama umarım sizi sıkmıyorumdur. Günlüğüm gibi burası, sıkılırsanız görmezden geliverin olur mu?;)***

11 Nisan 2009 Cumartesi

aferin len sen'e...

bişey öğrendin.
azıcık öğrendin.

mutluluk hepsinde birden değil.
yani her an değil.
herşeyde değil.
topyekün değil.

anlarda.

minik gülüşlerde.
detaylarda.
bir bakışta.
çikolata yemekte.
iyi bir haberde.
ayarı denk düşen çorbada.
kaşıkla tabağın uyumunda ama daha çok içindeki yemekten ziyade beraber yediğin insanlarda.
korunduğunu anlamkta.
sevildiğini farketmekte.
sevmekte.
ve korumakta.
abla olmakta...

ben büyüyünce abla olcam diyen kız çocuğunu aşıp, abla olmakta.

orda burda şurda...her bişeyde.

azıcık öğrendin, evet.
arada bir unutsan da top yekün unutma bebecik bunu.
bisiklete binmek gibi olsun...

mutluluktan uzaklaştığın an yeniden hatırla...
:)

9 Nisan 2009 Perşembe

istediğin ismi koy bu yazıya okuyucu dost

hepimiz kendi hayatımızın spiralleri içinde yuvarlanıp gidiyoruz.
kimimize bir rüzgar denk geliyor, spirallerden yukarı savuruyor onu..eğer kişi akıllıysa tutunuyor o rüzgara, onunla beraber yükseliyor.
ya da bazen aniden hava boşluğuna rastlıyor insan, durmadan vura çarpa düşüyor.

ufacık bir düşmede bağırıp çağıranlar, ağlayıp sızlayanlar var.
hatta ortada bir sorun yokken bile yapıyorlar bunu.
şikayet ediyorlar.
durmadan.
dinleyende kafa göz bırakmıyorlar.

kimisi öyle değil.
düştükçe içi parçalanıyor, kafasını vurduğu her yerde kalbinin bir parçasını bırakıyor
ama
bakın onun yüzüne bir...
size gülümser o.

bazen canı öyle ynar ki, kahkahalar atar.
anlayamazsınız.

ben kulların hiç birini eleştiremem.
herkesin yolu farklı, yapısı farklı, yaşadığı farklı...
bazen hata edip de ama bunu neden böyle yapmış dediğimde kendimi toparlarım.
toparlamak için çalışırım.
çünkü ben onun yüreğinde neler olup bitiyor bilemem.

o rüzgarı yakalamayı herkes ister...
herkes yakalayabilir mi?
ve zaman zaman hepimiz için esiyor o rüzgar.
estiğinde onu tanıyacak ve tutunup, ona kendimizi bırakacak kadar akıllı davranabilir miyiz?

bilmiyorum.
hepimiz için öyle olmasını diliyorum sadece...

6 Nisan 2009 Pazartesi

4 Nisan 2009 Cumartesi

ey dost...titre ve kendine gel...bahar var dışarıda...:)

armudu taşlıyalım
altında kışlayalım
akşam oldu vak'toldu
eğlenceye başlayalım

hey yallah yallah yallah
hoppala yarim yaz geldi
çarşıya kiraz geldi
aldım beş okka klraz
o da yare az geldi

armudun altı kuyu
uyu sevdiğim uyu
ne çabuk serhoş oldun
içtlğln üzüm suyu

hey yallah yallah yallah
hoppala yarim yaz geldi
çarşıya kiraz geldi
aldım beş okka klraz
o da yare az geldi

armut dalda sallanır
yere düşer ballanır
o yar beni görünce
hem güler hem nazlanır

hey yallah yallah yallah
hoppala yarim yaz geldi
çarşıya kiraz geldi
aldım beş okka klraz
o da yare az geldi


Şu türkünün yazıldığı toprakları sevmemek mümkün mü? :)))

28 Mart 2009 Cumartesi

Fatih-Harbiye

1931 yılında yazılmış bir roman Fatih-Harbiye. Onlarca yıl evvel yazılmış bir kurgunun bugünü bu kadar iyi anlatacağını yıllarca düşünsem akıl edemezdim.

Dün, istediğimiz saatte otobüs bulamayınca, anne oğul çarşıyı dolaşmaya karar verdik İzmir'de. "Gel anne seni yeni keşfettiğim kitapçıya götüreyim" dedi kuzum. "Tamam" dedim.

Bütün standları dolaştık. Gözüm iki kitaba takıldı. Sidharta ve Fatih_Harbiye. İlkini daha önceden okumuştum. Heyhat benden alınıpta geri getirilmeyen kitaplardan birisiydi, onu aldım. Fatih Harbiye'yi ise hep okumak istemiştim ama olmamıştı, onu da aldım. Kimbilir belki Selim İleri'nin etkisindeydim...ya da yanlış hatırlıyorum.:)

Daha otobüs firmasının yazıhanesinde başladım okumaya, çok etkilenmiştim.
Eve gelince devam ettim ve bugün de bitirdim zaten.

Nasıl anlatsam? Gerçekten çok etkilendim.

Kafamı çocukluğumdan beri belli belirsiz yoran doğu- batı ayrımı, Üniversite ve çalışma hayatımda beni özelleştirme yanlısı yapmıştı mesela...ya da ne bileyim bebeğim olduğunda doktorların bir dediğini iki etmiyor, beslenmesinde, yetiştirme tarzında dediklerinden çıkmıyordum.

Tuhaf bir şekilde bağlayacağım ama bağlayacağım, o nedenle koltuklarınıza sakin bir şekilde, sinirlenmeden yaslanın okurken dostlar.

Sonra ıspanakta söylendiği oranda demir olmadığı ortaya çıktı.

Anne sütünün değeri bir kez daha "ispatlandı".

Sezaryenle doğum yapmak - tıbbi gereklilik yoksa- anneye ömür boyu sızlayan bir dikiş yarası bırakmaktaydı.

Özelleştirme, insanları işsiz bırakıyor, kanunui haklara sahip işçiler orada burada emireri gibi çalışmak zorunda kalıyor, binbir zorlukla kurulmuş, hepimize ait işyerleri tanımadığımız insanlara satılıyordu.

Bu işte bir tuhaflık vardı.

O zamanlar çalıştığım yere getirilen ve çiftçiye satılan tohumları yemek mümkün değildi. Hepsi fosfor yeşil rengindeydiler ve dokunmak bile zehirlenmeye neden oluyordu.
Oysa normal ayçiçeği tohumunu keyifle yiyebilirsiniz.

Aklım karışıyordu.

Yine gayet alakasızca...
Alev Alatlı kitaplarıyla tanıştım.
O zamana kadar karşı durduğumu sandığım fikirler ya da yanında olduklarım sanki gözümde canlanıp, birer gerçeğe dönüştüler ve onları yeniden tanıyordum.

Tamamen yanlış da anlamış olabilirim.
Ama azıcık değiştim.
Sonra epey değiştim.

Doğu bana sesleniyordu. Sesi cılızdı, çünkü...

Üstünde oyun oynadığımız halıların desenleri, motifleri bile değişmişti.
Hepsi "modern"di artık.
Perdelerimiz...oturduğumuz evler, sokaklarımız, henüz genç olmama rağmen benim çocukluğumdakinden bile farklıydılar.

Her şey farklıydı.

Bu değişimim en hızlı yaşandığı dönemde ben ve eşim küçük bir ilçede yaşıyorduk, oradan büyük şehre gittiğimizde çok farklı bi dünyadaydık artık.

Fatih-Harbiye'ye dönersek...
Avrasya topraklarında yaşayan bir insanım ben...üstelik kadınım.

İşim zor yani...
Her an her şey değişiyor.

Farkına varayım ya da varmayayım cebelleşiyorum.
Hayatı nasıl algılamam gerektiğiyle, ne olursa nasıl davranırım sorularıyla...cebelleşiyorum.

O kadar kolay ki gündelik moda tezahürlerin etkisinde kalmak.
Hatta bu etkiye uzak durmak imkansız.
Çok uyanık olmak lazım, bunu farkettim.

Fatih-Harbiye'de bir genç kız anlatılıyor.
"Batı köpeği sever çünkü köpek atiktir, hareketlidir" diyor bu genç kız. "Oysa doğu kediyi sever, çünkü kedi miskindir" diyor.

Saygıdeğer babasına - o on düşünüp bir hareket eden ve kendisini çok seven babasına- öfkeleniyor.
Ve yine onu çok seven nişanlısına - her şeyi içinde yaşayan, sevdiceğine onu kaybetmek pahasına ültimatom veremeyen nişanlısına- öfkeleniyor.

Baba kızının her sorusuna, onu anlamaya çalışarak cevaplar veriyor. Sanki o cevapları bana da veriyor.
Anlatabiliyor muyum?

Ben Kundera'yı severim gerçekten. İnsan tasvirleri beni cezbeder.
Tamamen şahsi fikrim ama: Bay Kundera gelsin Bay Safa'dan tasvir nedir öğrensin...

Bir insan, bir karakter bu kadar mı derin incelenir...Dantel gibi...

Her neyse...
1931'de kurgulanmış...bir baba, bir genç erkek ve bir genç kız...

Arka öyküler: anne, büyükanne ki...onun tasvir edilişine özellikle hayran kaldım...
Şöyle diyor Büyükanneyi anlatan evin kahyası:


"Eskiler bir işe başladılar mı, saatlerce durup dinlenmeden didinirlerdi ama bir kere de rahat etmek istediler mi adam akıllı vücutlarını dinlendirirlerdi. şimdikiler çalışmıyorlar ki dinlensinler!"

Şu yazıyı yazmak da beni dinlendirdi ne yalan söyleyeyim...Umarım derdimi çıtlatabilmişimdir.:) Tam anlamıyle anlatmam sayfalar sürer.:)

***

Eveeettt eve geldik. Çok şükür, hayırlısıyla.:)

Şuraya yazmak isteyip de yazamadığım neler var bilseniz.
Anlatmak istediğim gerçek insan hikayeleri.
Çocuk öyküleri.

Bunu yapamam...Biraz önce Alper'in yazısına yorum yapınca içim coştu.
Bilmeyenler benden açıklama beklemesin, bilenler arzu ederlerse onlara anlatabilir.

Hiç Çocuk Onkoloji Hastanesi gördünüz mü?
Allah korusun, hiç kimse hasta ya da hasta yakını olarak görmesin...de...

Dostlar be...

Yapabileceğiniz çok şey var.
Bunu söylemek de benim boynuma farz.

Manevi şeyler var bir defa.
Ne bileyim bu konuda bir arzunuz, vaktiniz varsa...çocukları seviyorsanız...bir hastaneye gidip destek olsanız?

Sanırım önce hastane idaresiyle görüşmeniz gerekebilir.
Bir defa bulaşıcı hiç bir hastalığınız olmadığından emin olun. Nezle, grip dahil. Belki masal okuyabilirsiniz, belki bir kaç ufak oyun oynayabilirsiniz çocuklarla.

Ama maddi durumunuz müsaitse...
Lösev'e, Kit Vak'a yardım edebilirsiniz.
Ya da doktorlarla görüşüp, durumu hiç hiç müsait olmayan aileleri kendiniz bulabilirsiniz.

Benimki sadece bir hatırlatma.

Bütün bunlar bir yana...tüm hastalar için edeceğiniz gönülden bir duanın değeri de o kadar büyük ki.

Tabi yapılması gereken organize şeyler de var.
Bizim halkımızın organize olmada ki eksikliği beni çok üzüyor gerçi.
Şu soruları mantıkla sormak lazım yetkililere:

Neden artıyor bu hastalıklar?
Neden artıyor bu hastalıklar?
Neden artıyor bu hastalıklar?

Yetişmiş doktor gücüne çok ihtiyaç var. Ha deyince olmuyor bu iş. Uzmanlık, tecrübe, aşk gerektiriyor bu bölümü seçmek. Hastaneler oda sayısı bakımından malesef yetersiz.

Ve çok basit bir rica.
Bulaşıcı bir rahatsızlığınız olduğunda...toplu taşıma araçlarını kullanırken ya da kalabalık bir ortamdaysanız...azıcık dikkat ediverin.
Çok normal, farketmeyebilirsiniz ama orada biri öksürecek ya da hapşıracak diye korkuyla bekleşen insanlar olabilir. Siz baktığınızda onların kim olduğunu anlamayabilirsiniz, buna rağmen orada olabilirler.

Ve...
her neyse...düzgün toparlayamadım yazacaklarımı...ama bunları da söylemek istedim.

25 Mart 2009 Çarşamba

Susurluk eskiden de meşhurdu...

Susurluk tostu diye bir şey var, bilir misiniz? Enfestir...

Susurluk küçük bir ilçe Balıkesir-Bursa arasında...-aslında baktığın yere göre değişir elbet- ortasından geçen karayolunun iki trafı dinlenme tesisleriyle kaplıdır.

Bu dinlenme tesislerinin hepsinde Susurluk tostu yapılır. Ve bol köpüklü Susurluk ayranı. o da enfestir, tamam...

Ben bu sabah erken kalktım, hala kahvaltı etmiş değilim, iştahla google'a baktım...şu tostun hiç olmazsa bir resmi vardır diye...:) yok...

Var tabi bir kaç resim ama onların da Susurluk tostuyla uzaktan yakından ilgisi yok.

Şu standartlaşma merakı en lezzetli şeyleri bile yalayıp yutuyor anacığım.

Sonyıllarda lüks? yerler açıldı Susurluk'a...otobüs firmaları filan molalarını buralarda veriyor, herkesin önüne de bildiğin tostu dayıyorlar galiba.

Bir defa Susurluk tostu özel mayalı ekmekle yapılır. İçindeki peynir Mihaliç peyniridir. Öyle bir erir ki tostun içinde, insanın gözü döner. Yaşadığına şükreder insan. O peynir hep erisin, bulutların üzerinde dolaşıyorum hissi kaybolmasın ister.

Sonraaaa...

Üstüne illaki salça sürülmelidir. Salça hafif sulandırılmıştır ta en baştan, sizi yormaz yani.

Ekmekler buğday rengi, yer yer karamelize, içindeki peynir sarı-krem, aktıkça akası var en üstteki o canlı kırmızı salça rengi olayı bütünler. Sadece lezzeti değil yani görüntüyü de şenlendirir.

Ayranı nasıl anlatsam? Çoook köpüklü, tost yiyeceksen beni içmek zorundasın der gibi bişeydir o.

Ay ikisine de inanılmaz saygım var.
:)

Yemeden önce tabağa şöyle bir bakıp şükranlarımı sunasım gelir...
Yaparım da bunu.


Bir ufak tavsiye...Herhangi bir yiyeceğiyle meşhur olmuş küçük bir ilçeye gittiğinizde, çarşı içine dalın. Yoldan geçen bir iki kişiye o meşhur lezzetin en iyi nerede yapıldığını sorun.
Genellikle gösterişsiz, yol üstünde önü arabalarla dolup taşan mekanların aksine sakin, daha mütevazi bir lokantayla karşılaşacaksınız. Ama o lezzeti bir daha unutmanız mümkün olmayacak...:)
İşini iyi yapanlar makyaja ve bas bas bağrınmaya ihtiyaç duymazlar ki...

Tamam kısa kesiyorum.
Çok acıkkktımmm...
Gidip çay demleyeyim, bir de üçtemmuz tostu attırdım mı makineye tamamdır.:)

(Hayır, resim yok, hem size kıyamadım hem de gerçek tost resmi bulamadım...)

23 Mart 2009 Pazartesi

dün

Cesur görüntüme rağmen tek başıma sokağa çıkıp bir şeyler yapmaktan hoşlanmam ben. İlla ki yanımda kuaför, sinema, yürüyüş arkadaşı ararım.

Buna rağmen dün öğle vakti aniden bir karar verip evden dışarı fırladım. Az sonra yağacağı belli olan havaya aldırmadan hızlı adımlarla- hatta her adımda daha da neşelenerek- yürüyüp iskeleye vardım.

Artık rutinleşmesi gereken harketlerim hala tekliyor az kullandığım yerlerde.:) Yani vapur jetonu almak, onu delikten içeri atmak, ben bunu her gün yapıyorum edasıyla çıkış kapısına yönelmek ve pat! vapurdayım...

İzmirli olmak diye bir şey var ve gerçek.
Bunu anlıyorum.
seviyorum da...

Her zamanki gibi aklıma anlatacağım şeyden başka bir şey geldi...söylemezsem çatlarım.:)
Bir insanı, şehri, ülkeyi..her neyse işte...doğduğundan beri onunlasın diye sevmek mi daha güzeldir? Yoksa sonradan, eleyerek, kıyaslayarak, kabullenerek, tutularak, seçerek sevmek mi?
Ya...hadi bakalım...

Neyse...

Vapura bindiğimde içimdeki mutluluk duygusu tavan yaptı...Biliyorum gülümsüyordum-umrumda değildi-, biliyorum yanlış anlayan birileri olabilirdi -umrumda değildi-.
İçeri kapalı bölmeye filan girmedim. Bunu düşünmedim bile.
Şöyle bir baktım sigara içen var mı?
Oley! bir kişi var. O zman neden olmasın? Derhal bir sigara yaktım., vapurun kenarına geçtim, her yeri aynı anda seyrettim.

Nasıl mı?
Bilmiyorum...
Ama aynı anda Karşıyaka, deniz, dağlar, iskele, diğer vapurlar, her yeri aynı anda gördüm sanki.
Derhal Ep-met'i aradım. "Ben dedim, gidiyorum" "Nereye" dedi. "Mitinge" dedim. Ay nasıl şaşırdı nasıl sevindi ve nasıl benimle olmak istedi anlatamam.
Çatlasın da patlasın, bugün yalnızım ben. Oley!


Vapur bayraklarla donatılmış, gençler ve kadınlar çoğunlukta. Deniz çok sakin. Hava azıcık açtı gibi. O ara arkamda iki hanımın konuştuğunu duydum, yaşça benden büyükler ve olduğu gibi göründüklerine dair içimde kuvvetli bir his uyanıyor.

Önce merhaba diyorum. Sonra en sevimli halimle" Sizinle gelebilir miyim, peşinize takılsam, hı?" diyorum. Gülerek tamam diyorlar. O andan sonra da beni hiç yalnız bırakmıyorlar sağolsunlar...:))) Miting meydanına ulaşıp, içeri giriyoruz.

Ortam çok neşeli, herkes gülücükler atıyor, kimse kimseyi tanımıyor ama herkes birbiriyle muhabbet ediyor.
Şarkılar coşkuyu arttırıyor.

Sonra klasik beceriksizlikler: Yağmurlu ve kapalı bir havada gereksizce kullanılan sis bombaları her tarafı duman altı yapıyor.
Gelmesi gereken kişi beklenirken konuşan konuşmacılar coşkuyu daha da söndürüyor. Anlamsız sloganlar atmaktan başka bir şey yapmıyorlar...Halbuki o alanı dolduran herkes son derece zeki ve aklı başında...sadece samimi duygularla orada olmak istiyorlar...gaza getirilmeye ihtiyaçları yok. Bu onlrı ortamın gerçekliğinden koparıyor. Tuhaf bir yabancılaşma hissedilen.

Neyse uzatmayayım, sonrası yağmur, gümbürt şakırt hem de...benim iskeleye koşmam tekrardan ve seferlerin akşam saatine kadar iptal edildiğini öğrenince "Ahanda, nasıl dönücem ben şimdi ya" şeklinde panik olmam...sorduğum herkesin bana yardımcı olması sayesinde otobüsle eve dönmem. Otobüsün hıncahıç dolu olması, insanın aynı fikirleri paylaştığı bir otobüs dolusu insanla yolculuk etmesinin muhalif olma duygusunu nasıl körüklediğini tesbit etmem...

Herkes aynı fikirde diyorum arkadaşlar....sinirim bozuldu...:))))

Eve gelince ohhhh...sıcak, oturmak, çay, mutluluk...

Çok güzeldi.
Ben dün'ümü sevdim...:)

21 Mart 2009 Cumartesi

***

kendini birazcık sakinleşmiş hissetmek ne güzel duygu biliyor musunuz...

abartılı gülmeye, bağırmaya, meydan okumaya gerek yok...

vır vır vır konuşmaya, dert anlatmaya, her seçtiğin kelimeye dikkat etmeye, kendini didiklemene gerek yok.

Uzun sürer umarım.

16 Mart 2009 Pazartesi

şimdi ben var ya

Blog arkadaşlarım arasında sabah programlarının takipçisi olmadığını biliyorum. Ben de değilim. Ama bu programlara mutlaka denk gelmişsinizdir yada....sonuçlarıyla zaten her gün karşılaşmaktasınızdır.
Sokağa adım attığınız an bu programların biçimlendirdiği "yeni insan tipiyle" karşı karşıya kalıyorsunuz çünkü.
Sadece sabah programları değil ki...ana haber bültenleri, reality showlar, bazı diziler ve hatta yeni tarihli Türk filmleri...bu yeni insan tipini körüklemek, dumanlamak, onları sadece höykürerek ağlayan ya da anırarak gülen bir insana dönüştürmek için elinden geleni yapıyor.
Amaaannn...tabi bir kısmı falan diye de kısıtlandırma yaparak ikiyüzlülüğe girişecek değilim...iyi nerde, kötü nerde biraz aklı olan herkes görüyor zaten.

İnsan duyguları gülmek ve ağlamaktan ibaret değildir. Bu iki duygu asilce yaşandığında hem gerekli hem de rahatlatıcıdır. Ama ota boka ağlanmaz ve de ota boka da gülünmez ki abicim...
Yuh yani...

Arada duygular da vardır. Hüzün gibi, gülümseme gibi, rehavet, keyif, keder gibi...

Son moda olarak kansere taktılar bunlar malum.
Evden kaçanlara ya da anlaşamayarak ayrılan çiftlere biraz ara verdiler galiba...
Ne yiyeceğiz, nasıl yiyeceğiz, ne yersek vücudmuza ne katkısı olur: bütün bunları kimyasal formül gibi kakalıyorlar bize.
Hey Allahım...
Nimet lan onlar...

Tadları güzel bir defa...
Az ye, öz ye, ne bulabiliyorsan hepsinden, kararında ye.
Azmadan ye...
Tadını çıkararak ye...
Şükrederek ye...

Laborutuvar tüpünden çıkma ilaç muamelesi yapma meyve sebzeye...Bir de Allah'ın verdiği zamanda, onun verdiği şekilde, araya insan elini sokmadan....büyümesi hızlandırılmamış, tohumunun genetiğiyle oynanmamış, arsenikli suyla zehirlenmemiş olanını ye...yeter ...

Ama bunları yaparsak aracı ellere para kazandırmış olmayacağımızdan, işlerine gelmiyor gül kokulu böyyük programcıların tabi...

Ve o hastalık...kemoterapi nedir, radyoterapi nedir bize öğretmiş olan o hastalık...

Acıklı bir olay değil o abicim sizin anlattığınız gibi...
Çok acılı evet...
Ama acıklı değil...

(Hakikaten kendimi küfretmemek için zor tutuyorum.)

Orda bir yerde öcü var ve çok korkunç, ondan bu kadar gram, bundan bu kadar gram yersen seni bulmaz diye anlatıyorlar size bu hastalıkları.

Yalan söylüyorlar.

Tüm ülke çapında, hatta dünyayla entegre olarak,çalışmaların yapılması, hormonun gübrenin reçeteyle satılması, havamızın suyumuzun temizlenmesi lazım.
Yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz, kullandığımız her şeyin devletin kontrolünde, piyasaya sürülmeden önce sağlık testlerinden geçmiş olması lazım.

Aslında nelerimiz dedelerimiz gibi yaşamak lazım diye düşünüyorum ben...

Oha...diyenlere not:
Anne dedimgeçenlerde anneme...Deterjan yokken nasıl bulaşık yıkıyordunuz?
Külle yıkanırmış...ve çok temiz olurmuş...
Bildiğin kül...
Ne doğaya ne sana zararı var...

Tamam ya...uçmadım...ben de biliyorum şimdi bunların yapılamayacağını, eyvallah...ama bu deterjanlara, naylon poşetlere dünya ve doğa dayanamıyor, farkında mıyız?

Bak, hastalandı sevgili ve biricik dünyamız: ateşi çıktı...

Küresel ısınma dedikleri şey o aslında...

Nerden nereye geldim...Çok doluyum bu konuda dostlar, ondan...

Sizi bayıltmadan keseyim, umarım laf salatası arasında ne demek istediğimi anlatabilmişimdir...