30 Ağustos 2008 Cumartesi

Bu yazıyı ikiye bölebilirdim ama hiç birşeyin bölünmesini istemiyorum ben...

Bir zamanlar...


Kocaman bir meydana açılan uzunca bir sokak. Yanyana müstakil, iki katlı evler.
Atalete gönderme: Hepsinin balkonları var ama evet...Çoğu dışarıdan görünmeyen iç bahçelere bakıyor. :)
Ön bahçeler yok, kapıdan dışarı adımını attığın an sokaktasın.

Çok az kişinin arabası var.
Dolayısıyla sokaklar tamamıyle çocuklara ait.

Çok çocuk var.
Hepsi bağırtılı, cıvıltılı, önlenemez bir neşe içinde.
Oyunla yatıp oyunla kalkıyorlar.

Bazı şeylerden bahsetmek hani neredeyse ayıp derecesinde.
İnanç,
köken,
sahip olunan para...

İnanç zaten herkesin paylaştığı ortak bir değer. En fazla çocukları ve kadınları merhamete ve daha iyi bir insan olmaya çağıran bazı hikayeler anlatılıyor, o kadar. Ezan sesini duyduğumuz anda toparlanıyoruz, bitene kadar radyo ya da televizyon sesini kısıyoruz. Bunları yerine getirmek bizim için mutluluk...saygı duyduğumuz bir inancımız var çünkü. Yazın gidilen Kur'an Kurslarında ne oluyor bilmiyorum, ben hiç gitmedim. Ama çok fazla dua ediyorum. Okulda tüm sureleri en iyi ezberleyen ben, dolayısıyla sınıfta Namaz kılma ödevi bana veriliyor. (Tatbiki öğretim gibi birşeydi sanırım.)

Köken...kendimiz dışında kimsenin kökenini bilmiyorum, çünkü bu konuyu da konuşmaya hiç ihtiyaç duymayız, hepimiz Türk'üz. Hatırladıkça hayret ederim bu konuyu ilk kez arkadaşlarımızla konuştuğumuz zamanı. Evliydim, çocuğum olmuştu. Yıllardır arkadaşlık ettiğimiz insanların evindeydik. İstanbul'da patlamalar olmuştu. İlk kez o gece: peki siz? diye başlayan sorular sormuş, sonra utanmıştık...Ama herkes kendi kökenini biliyor elbette ve yaşıyor, bu noktada bir sorun olduğunu hatırlamıyorum.

Para...Ne varlıktan bahsediliyor ne de yokluktan. Hayır hayır...bunlar elbette konuşuluyor ama durum bildirircesine değil. Sadece gerek olduğunda. Çocukların kıyafetine bakarak ailenin maddi durumunu anlamak biraz zor. Çünkü herkes aynı şeyleri giyiyor. Bakkallar o zamanlar sahte Cennet değil...ağzına kadar çikolata, şeker filan yok. Mahalledeki fırında enfessss sakızlı kurabiye pişiyor ama...Bir de tereyağlı kurabiye.
Fırıncı Amca sakızlı kurabiyeyi çırptığı yarım küre şeklindeki sanırım bakır kazanı yıkamaya sokak çeşmesine geldiğinde bütün çocuklar çevresine toplanıyor. O da sırayla çocukların o muhteşem kremadan almasına izin veriyor.:)

Palamut zamanı aynı fırında yanyana tepsiler, içinde palamut, soğan, domates karışımları...Her tepsinin yanında tebeşirle aile reisinin adı yazıyor.

Ya da güveç...Güveç kaplarının üstünde isimler var bu sefer de...

Yani herkes az-çok aynı şeyleri yiyor, aynı şeyleri giyiyor, ortak bir hayatı paylaşıyor.

Kapımızın tam önünde pazar kuruluyor.
Cumartesi Pazarı...

Sıcak günlerde küçük bir bidona su koyuyor annem. "Pişti insanlar, su dağıt isteyenlere" diyor.
Çıkıyorum, "Su ister misiniz?"
Tek tek dolaşıyorum.

Su alan herkes bana bir şeyler vermeye çalışıyor. :)
Küçük kelekler, meyva ya da yeşil nohutlar.
Hiii çok ayıp. Alınmaz ki öyle. Kibarca teşekkür ediyorum her seferinde. Ama sonra yoruluyorum, canım da kalıyor ikram edilenler de...:)
Bir kaç tanesini alıp eve geliyorum.
Annem beni görür görmez soruyor:

"O elindekiler ne?" "Su verdim diye verdiler." "Ne ayıp, ne ayıp...Duymamış olayım...Sen oraya karşılık beklediğin için mi su götürdün yani?"
Utanıyorum.
Aldıklarım birazcık zehir oluyor.

Mahallenin sorun çözme yötemleri var.
Kendine has, kanuna, polise, resmiyete gerek bırakmayan.
Diyelim hayırsız bir koca var...Karısını dövüyor filan. Ağzıyla da içmeyi bilen bir adam değil kendisi.
Önceleri karışılmıyor. Bir had sınırı var yani. Karı koca ipek, araya giren köpek şeklinde duruma uygun sözler bile var.:)

Ama o sınır aşıldığında mahallenin kuvvetli, sözü geçen ve başkalarını umursayan kişisi derhal olaya müdahil oluyor. (Bu genellikle babam oluyor.) Kadın kurtarılıyor, adam hizaya getiriliyor. Konuşarak, derdi var mı diye sorularak, varsa yardım edilmeye çalışılarak. Gerekirse korkutularak.

Kadınlar arasında kavga çıkar mıydı bilmem. Oluyordur mutlaka. Mahalle kavgası dene şey yaşanıyordur bizde de...Ama genellikle oyun oynayan çocuklar yüzünden çıkar bu kavga, yoksa kadınlar kendi aralarında geçinirler genellikle. Aksi yine çok ayıptır.

Mesela:
Mücella dövüyor beni.
Ağlıyarak Liseye giden ve gözüme dev gibi görünen Ayşen Abla'ma geliyorum.
Beti benzi atıyor, tut elimden diyor.
Mücellanın kapısındayız.
Ayşen Abla kapıyı çalıyor, kapıyı sümüklü Mücella açıyor.
Ayşen Abla suratına şırrak diye bir tokat indiriyor.
Ay nasıl mutluyum.
Sonra Mücella'nın annesi sokağın en Hanımefendi kadını olan Ayşen Ablamın annesine gelip bağırmaya başlıyor.
Nasıl üzülüyor kadıncağız: "Küçücük çocuğun aklına uydun, kadın kapımıza dayandı" diyor.
Annem yine kızıyor bana. E ama...ona söyleseydim:" Olsun, olur öyle şeyler arkadaşlar arasında" filan diyecekti.
Ohhh Mücella gününü gördü ya...

Yaz geceleri çaylar yapılıyor, sabah temizlenmiş kaldırımlara mis gibi kilimler atılıyor. Herkes dışarıda. Çaylar, muhabbet ve ohhh...çocuklar gece de oynayabilecek...

Çok güvendeyiz çok...
Allah Baba bizi seviyor.


Pat diye bitirmeliyim bu yazıyı.
Yoksa bitmez...

Sadece şunu söylemek istiyorum:
Ben o günleri, o insanları ve o Türkiye'yi çok özlüyorum.

7 yorum:

laleninbahcesi.blogspot.com dedi ki...

ah üç temmuzum sen hepimizin çocukluğunu anlattın. Ama ne yazıkki , ne acı ki o günler artık çok uzakta ve artık korkarım ki hiç olmayacak. Benim denizi olmayan yerim var bi tane orada hala z buçuk yaşanıyor böyle alevi,sünni bir arada. Ben hep derim ama o zamanlar tanışmıyorduk. Bir azınlık mahallesinde büyüdüm. Farklı kültürlerle iç içe. Şimdiki hayat felsefem o yıllarda oluştu belki de. Öptüm seni

Adsız dedi ki...

her zaman içimide o özlem..
ama aslında gerçekten geçmişte kaldı..
üzerine de.. bir perde çekildi..
herkesin en unutmak istediği.. zaman dilimleri..
çocuklarımızın anlattığımızda anlayamadığı zamanlar..

sevgiyle..

atalet

JiDoTaKaFu dedi ki...

Hehh oldu ..
Şükredin hatunlar...
Siz en azından görmüşssünüz bunları ...
Yaşamışsınız bir parça da olsa...
Bizim çocukluk da güzeldi elbet ..
Şimdiye nazaran yani..
Ama şu anlatılan
bana siyah beyaz türk filmi mahallelerini hatırlatmaktan öte hafızamda
aa evet şunu da yapardık di mi dedirtmedi..
Yaşamadık çünkü ..

Ne şanslısınız siz..
Biz de kılpayı kaçırmış garibanlarız :)
Ama okumak çok keyifliydi...

Pat diye bitmeseydi
devam etseydi
olur muydu sanki he :P

burdasaklaniyorum dedi ki...

e be turuncum...
niye bitirdin ki..
okusam, akşama kadar okusam bu şekilde, canlandırsam gözümde.
ne güzel ne ılık bir yazı bu.
nasıl güneşli
nasıl kokulu
nasıl özlem dolu.
niye bitirdin be anacım.
ne güzel okuyordum yaa...

kumhavuzu dedi ki...

dün okuyamamıştım..
ama akşam bir ara kardeşimle konuştuk aynı şeyleri.

Şimdi okuyunca varya..
hep yaşadık o zamanları..
tadı damağımızda
iyiki yaşadık..ama bugünleri düşününce acaba yaşamasamıydık diyorum:)
sevgilerrrr

Boncukçu dedi ki...

Antalya'ya ilk gittiğimde kaleiçi henüz turizm mekanı olmamıştı bütünüyle. Anlattığın hava vardı eski 2 katlı minik avlulu evlerde. Ben burada ev tutacağım demiştim. Olmaz demişti herkesler, tek başına kız çocuğu kalamaz... Keşke otursaymışım dedim yazdıklarını okuyunca,
Sevgiyle kal.

uctemmuz dedi ki...

Şimdi ben yazdıklarınızı okudum da sevgili dostlar:
Aslında aynı özlemlerle dolu insanlar dışarıda karşımıza çıkmayı bekliyorlar demek ki...:)Bazen koşuşturmacadan farkedemiyorum onları. Bazen de şehrin, yaşamın ayrışması kolayıma mı geliyor ne?
Yoksa işte benim eski komşular mesela...Tam bir birlik içinde yaşıyorduk, hala öyle.:)
Yeni evimdeki Komşu Teyzem mesela: Kendi elleriyle yaptığı tarhanadan pat diye bir kase doldurup hemen elime tutuşturur filan.
Farketmek için bazen durup düşünmem gerekiyor sadece.
Sizi seviyorum ben...
Hem biz de burada kendi sokağımızı, köyümüzü kurmadık mı? Ben bu sokağı da çok seviyorum.:)

Ha bir de özel not:
Faika Ablacığım öptüm seni çok çok...:)