Burası küçük sayılabilecek bir şehir.
Her gün şehri hareketlendiren, heyecanlandıran bir şeyler oluvermiyor haliyle.
Sanat içinde filan da yüzmüyoruz.
Buna rağmen
arada sırada gerçekleşen sanat olayları da bizi tam anlamıyla harekete geçiremiyor.
Çok güzel ve başarılı bir Sinema Derneğimiz var burada.
Emek verenlerinden birini çok iyi tanıyorum.
Heyecanla, canla başla çalışmasını görüyorum.
Dün akşam onların hazırladığı bir sinema etkinliğindeydik.
Derviş Zaim'in Nokta isimli filminin gösterimi vardı.
Film başladı. Ağzım açık kaldı.
Aklımdan düşünceler uçup gidiyordu:
Perdede gördüğüm yer neresi?
Ne kadar güzel...
Bugüne kadar kimse neden akıl etmemiş burada film çekmeyi.
Böyle bir film var da benim niye haberim yok.
Nasıl bir konu bu böyle?
Azıcık Hiro'yu mu anımsadım ne?
Hayırrrrrr...bezerlik değil önemli olan, şahane olmuş.
Hiro'yu da çok sevmiştim.
Orada da kaligrafi vardı başrolde, bunda da...
Hat ne güzel şey...Öğrenebilir miyim acaba? Kimden peki? Dur ben bunu bir araştırayım.
Ya bu çocuk nasıl güzel oynuyor bu kadar zorlu bir rolü...
Settar Tanrıöğen her zamanki gibi...doğal, kendi gibi, sakin...döktürüyor. Tam bizden biri O. Yaaa ne çok tuz var...ne çok tuz...her yer tuz...Göküyüzü, gökyüzü...
sahneler bitmiyor, tek çekim. nasıl yapmış bunu yönetmen?
Ben düzgün tek bir kare fotoğraf bile çekmekte zorlanırken...nasıl yapmış...
Konu ne ilginç...beni aldı götürdü...
iyi ne?
kötü ne?
gerçek ne?
yalan ne?
hepsinden önemlisi "niyet"in ne?
niyet'i hatırlayan var mıııııııııı?
niyet, niyet...niyet...
"Oğlun elimizde" demiyor aktör çocuk. Hayır.
"Evladın elimizde" diyor.
ne incelik.
Ancak anne babalar bilir, oğulla evladın ayrımını...
Evlat çoook daha üst bir anlatımdır.
Nasıl yakalamış bu ayrımı.
Çok hikaye açıldı filmde.
çoook hikaye.
Hiç biri bağlanmadı.
Gerek de yok zaten.
Bu klişe bir Amerikan filmi değil.
Hikaye kapatmak için yaşanmaz...
Hikayeyi kapatmak için de film yapmazsın o zaman.
Ne anlatıyor ona bak sen...
Çözümü sana hap yapıp vermek zorunda değil...kafanı azıcık da kendin çalıştır.
film bitti.
ben çok sevdim.
ertesi gün.....
Panel, karşılıklı konuşma...Yönetmen yok ama...oyuncular, filmin müziğinin bestecisi ve yapımcı var...
Soruyorlar:
"Neden izlenmiyor bu filmler?
Bizden ne istiyorsunuz?
Ne yapmalıyız, bizden ne bekliyorsunuz ki sinemaya getirebilelim sizi..."
Çok ince ve zarifler...hepsi çok "Abi"...çok dostlar, çok samimiler...
verecek cevabım yok.
Her zamanki gibi "ekonomik durum, ekonomik durum" diyor birileri...
Sahnedekiler bunu anlayışla karşılıyor:
"Ama diyorlar: Recep İvedik'i 5000000 kişi izledi."
susuyorum...
çok konuşmak istiyorum.
ama çok heyecanlıyım.
aklıma konuşmayı getirdiğim an, kalbim yerinden fırlayacakmış gibi çarpıyor.:)
sonra salondakiler konuşmaya başlıyor.
İzleyeciler bir bir sevdikleri dizileri anlatıyorlar.
Nasıl kızıyoruım.
Dizileriniz alın daaaaa... taaa en derinine....
Psikolog olduğunu söyleyen genç bir kız alıyor sonunda mikrofonu.
Herkes seviniyor.
Aklıbaşında bir şeyler dinleyeceğiz nihayet. Hatta Hatta Mazlum Bey "size çok ihtiyacımız var" diyor.
Gülüşmeler.
Kız başlıyor...pardon melemeye...
"Ben bu filmi beğenmedim çükü düşünmeni istiyor" filan diyor. Ben eğitimliyim ama yine de beğenmedim diyor...
Kıza uçasım geliyor.
Beğendği filmin adını da söyledi de...
Yavrum sen git Cin ali okuuu diyesim geliyor...diyorum da. umarım duymuştur.
yetmiyor daha da söz almak istiyor. Sahnedekiler cidden dumur olmuş durumda.
"Bişey daha söyleyebilir miyim?"
Yeteri kadar sı...diyorum, tüy dikmesen de olur.
Ama o tüyü dikecek...
hatta tüyü fildişi tarakla tarayacak...
mümkün olsa üstüne bir de dantel örtecek...
yapıyor da bunları...
sahneden ona anlamlı cevaplar geliyor.
ama anlamıyor yavrucak.
ona cevap verildiğinin ve cevabın sıkı bir gol şeklinde cereyan ettiğinin farkına varmasına imkan yok...
gülüyoruz.
sinirleniyouz.
üzülüyoruz.
-"psikologdunuz di mi siz?"
-"yok, yani okulu bitirdim amaaaa."
-"evvet şimdi anladım..."
bir el göz hareketi...
durumu biz de anladık...
bir tek kız farkında değil zaten.
her mikrofonu alan negatif şeyler söylüyor.
Filmle ilgili tek bir geçerli eleştiri yok...
ortaya karışık şikayetler silsilesi sadece...
da-ya-na-mı-yo-rum:
mikrofonu kapıyorum
evet yaptım bunu :)
Ve başlıyorum konuşmaya...
"Ben akşam izledim filmi.
Hayran oldum" diyorum...
"Çekimler, öykü...
iyi demişsiniz, kötü demişsiniz...
ve...
niyetten bahsetmişsiniz" diyorum...
heyecandan tam olarak ne dediğimi hissetmeye çalışarak devam ediyorum:
çok çokk hoşuma gitti.
emeğinize sağlık, ellerinize sağlık" diyorum...
alkış geldi, onu duydum.
oh saçmalamadan konuşabilmişim dedim.
Ve sahneden bana bakıp...elini kalbinin üzerine koyan birini gördüm...
ben de ona bakıp gülümsedim.
Ben "birisiyim."
Hiç film çekmedim.
Hiç kitap yazmadım...
heykel yapmışlığım, şiir yazmışlığım, resim yapmışlığım yok.
Bu insanlar bize bizi anlatmak için yola çıkmış.
Buraya, yaşadığımız şehre kadar gelmişler.
Bize diyorlar ki..."daha ne istersiniz, ne yapalım?"
Bir Allahın kulu da teşekkür etmez mi ya...
Herkes mi şikayet eder...
Nerden öğrendi bu gençler durmadan şikayet etmeyi...
Sanki 20-30-40-50 yıl önce daha zengin bir ülkeydik.
Bu şikayet canavarı yaşamı elimizden alıp gidiyor, farkında mıyız...
hiç çözüm üretmeden..şikayet etmek korkunç bir şey...
günah günah...
şikayetlerle geçireceğimiz vakti filmle ilgili konuşarak geçirebilirdik.
aklıma takılan, sormak istediklerim vardı...şikayetlerden sıra gelmedi...
ekonomik durum lafını duymaktan kusmak ister hale geldim.
ulan ne paragözmüşüz ya...